Ana sayfa Risale-i Nur 53. Zamanın hastalığı: dünyayı âhirete tercih

53. Zamanın hastalığı: dünyayı âhirete tercih

51
0

Dünya hayatı ancak âhireti kazanmak için bir vesile olduğu halde, zamanımızda bütünüyle ön plana çıkarak kendi başına bir değer olmuş, hattâ bütün değerlerin başına yerleşmiştir. Bediüzzaman bunu, “Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor” sözüyle ifade eder. Yani, dinî değerler ve hükümler bile dünya hayatına tâbi kılınmış, herşey dünya hayatı itibarıyla taşıdığı değere göre muamele görür hale gelmiştir. Ve bu anlayış dindar insanları böyle öyle etkisi altına almıştır ki, küçücük dünya menfaatleri için en büyük dinî meseleleri feda edilir olmuştur. İşte bu, Kur’ân’ın “dünyayı âhirete tercih etmek” şeklinde tanımlayarak şiddetli tehditlere konu yaptığı bir anlayışın ta kendisidir.

Bediüzzaman, bu durumun sebeplerini şu maddelerde özetler:

– israfın, iktisatsızlığın, kanaatsizlik ve hırsın yaygınlaşması,

– bu sebeple bereketin kalkması,

– buna bağlı olarak geçim derdinin ve hayat şartlarının ağırlaşması,

– ehl-i dalâletin bütün dikkatleri dünya hayatına yöneltmesi

– zarurî olmayan pek çok ihtiyacın görenekle zarurî ihtiyaç halini alması,

– böylece dünya hayatının herkes için en büyük gaye haline gelmiş olması.

Bediüzzaman, zamanımızın bu dehşetli hastalığına karşı, Risale-i Nur’un Kur’ân eczahanesinden alarak insanlığa sunduğu ilâçları çözüm olarak gösterir.

***

Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder. Zira bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse; halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimalle kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek; ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?

Halbuki namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü, âhirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir cihette ibka eder.

— 4. Söz

***

Bu asrın bir hâssası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:

Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a’za vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede derc edilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.

Hem nasıl ki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki, insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer’iye var. Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u diniyeyi terkeder.

Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfat ile ve iktisadsızlık ve kanaatsızlık ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, edna bir hacat-ı hayatiyeyi, büyük bir mes’ele-i diniyeye tercih ettiriyor. Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın tiryakmisal ilâçlarının naşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirdleri mukavemet ederler. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli. Sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlas ve tam itimad ile ona yapışmak lâzım ki, o acib hastalığın tesirinden kurtulsun.

Kastamonu Lâhikası

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı yazın