Ana sayfa Risale-i Nur 8. Dünyayı aydınlatan nur

8. Dünyayı aydınlatan nur

36
0

Âhirzaman Peygamberinin (a.s.m.) bu âlem için ne mânâ ifade ettiğini görmek için, ona “büyük resim” içinde bakmak gerekir:

Tıpkı Bediüzzaman’ın gösterdiği gibi.

Onun gözümüz önüne serdiği resimde bütün zamanlar ve bütün mekânlar vardır.

Bu resimde bütün varlıklar ve bütün insanlar, kafileler halinde bir yerden gelirler, bir yere giderler. Sürekli dolan ve boşalan, gökler ve yer genişliğinde, rengârenk, cıvıl cıvıl bir misafirhanenin görüntüsüdür bu. Onun büyüklüğü de, kalabalığı da hayallere sığmaz.

Bu büyük resmin bir tarafında, bütün âleme bakan bir dünya vardır. Orası da, küçüklüğüyle beraber, âlemin bütününden geri kalmayan zenginlikleri barındırır. Bütün âlemin anlattıkları orada da aynen işitilik, görülür, yaşanır.

Ve o dünya üzerinde, yaratılmışların bütün güzelliklerini üzerinde toplayan bir insan belirir. Onun belirmesiyle, o küçük dünya, âlemin geri kalan kısmını da peşine takacak şekilde yükselir.

O güzel insan konuşmaya başladı mı, arkasında saf saf dizilir bütün mazi kıt’aları. Ağzından çıkan her sözü, ardınca sıralanan bütün peygamberler, bütün salih kullar hep ağızdan tasdik eder. Önündeki asırlar da onu can kulağıyla dinler, peş peşe etrafında saf tutarlar. Böylece dünyanın geçmiş ve gelecek en seçkin insanlarını etrafında toplar.

O konuştuğu zaman âlemin sırları bir bir açılır. Bütün bunlar nereden geliyor, nereye gidiyor? Ne mânâsı var burada olup bitenlerin? Birbirinden şirin bu varlıklar, birbirinden esrarlı bu âlemler neler söyler, neler anlatır bize? Hiçbiri saklı kalmaz bunların ve benzeri suallerin.

Yeryüzü bir mescit olur. Varlıklar bir zikir halkasında dizilir. O “Lâ ilâhe illâllah” der, herkes ve herşey birden onun sözünü tekrarlar. Âlem mescidinin kubbelerinde tevhid sadâları yankılanır.

O duâ eder, âlemler onun duasına âmin der. Âlemlerin Rabbi, bütün kullarının duasını dillerin en güzelinden dinler.

O elindeki kitabı okur. Okudukça sisler dağılır, âlem aydınlanır, mahlûkat dirilir, beşer insanlaşır. Asırlar ve kıt’alar, insanlık âleminin yıldızlarıyla bezenir. Âlemlerin Rabbi, âlemlere hitabını dillerin en güzeliyle dinletir.

***

kuran2

O dünyamıza gelirken iki büyük mucizeyi de beraberinde getirmiştir.

Bunlardan biri, elindeki kitaptır. “Haydi, benzerini getirin!” diye bir meydan okuyuşla onu insanlığa sunar.

Onun karşısında insanlık susar.

Susar ve onun okuduğu kitabı dinler.

Onun ikinci büyük mucizesi kendisidir ve o da benzersizdir. Bunu da kimse inkâr edemez ve kimse bir benzerini ortaya çıkaramaz.

Bütün güzel huylar, en yüksek seviyede onda toplanmıştır. Güzel ahlâk cisme bürünmüş, Muhammed-i Arabî (a.s.m.) olarak görünmüştür. Artık kim hangi güzel huyla bezenmek istiyorsa, önünde en üstün örnek olarak onu bulur. Hiçbir güzel huyda kimse ona yetişemez; zaten böyle birşey de kimsenin hayalinden geçmez. Herkes, bir nebze ona benzeyip de dünyanın en bahtiyar kulu olmak niyetiyle ona yönelir.

Onun sözü, hiçbir beşerin sözüne benzemez. Onun ağzından çıkan her söz gönüllerde yerleşir, yaşanan bir hayata dönüşür. Bir sözüyle insanlar en kötü âdetlerinden vazgeçer, bir sözüyle kimsenin göze alamadığı işleri başarır. Vahşî bir toplum, onun birkaç senelik terbiyesinden sonra dünyaya medeniyet dersi verecek seviyelere yükselir.

***

medine

O, bütün insanlara, bütün çağlara, bütün milletlere örnek olarak gönderilmiştir. Rabbinin hoşnutluğunu çekecek bir güzelliğe bürünmek isteyen herkes, aradığını en mükemmel şekliyle onda bulacaktır. Kur’ân da bunu daha ilk olarak inen âyetlerinde herkese ilân etmiş ve “Sen pek büyük bir ahlâk üzeresin” buyurmuştur.

Bu büyük gerçeği düşmanları bile inkâr etmezler. Onlara dahi “Muhammed’i (a.s.m.) nasıl bilirsiniz?” diye soracak olsanız, onun ahlâk üstünlüğünü itiraf etmekten geri kalmayacaktır. İşte burası, Bediüzzaman’ın bütün inkâr ehlini köşese sıkıştırdığı noktadır:

Öyleyse onun Resulullah olduğunu kabul etmeye mecbursunuz!

Çünkü onun yalancı olmadığına siz de şahitsiniz. En küçük bir yalanın dahi onun ağzından çıkmayacağını siz de biliyorsunuz.

En küçük bir yalanı da söylemeyen, Allah adına yalanların en büyüğünü nasıl söyler? Elçi olmadığı halde nasıl “Beni Allah gönderdi?” der?

Sonra, onun şu telâşsız haline bakın:

Bütün dünyayı karşısına almış, en şiddetli düşmanlıklara göğsünü siper etmiş, hasımlarının damarlarına dokundura dokundura Yer ve Gökler Rabbinin birliğini ilân ediyor. Kendisinin Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğunu bildiriyor, Onun emirlerini bir bir tebliğ ediyor.

Üzerine oklar yağıyor, aldırmıyor. Ordular saldırıyor, çekilmiyor. Maddî şartlar itibarıyla bakarsanız, hiçbir kurtuluş yolu yok; onu konuşturmazlar, hattâ yaşatmazlar bile.

Fakat hiçbir sözünde, hiçbir hareketinde en küçük bir korkunun eseri yok. Sözlerinden o kadar emin, dâvâsına o kadar inanmış ki, sadece şu haline bakanlar bile, onun dayandığı şeyin hak olduğunu açıkça görebiliyor.

***

kabe1

Fotoğrafın bir tarafında, hiçbir mektep görmemiş, hiçbir kitap okumamış, hiçbir hocanın önünde diz çökmemiş bir yetim var.

Diğer açıdan çekilen resim ise, kıyamete kadar gelecek nesilleri terbiyesiyle insanlığın en yüce mertebelerine ulaştıran bir büyük muallimi gösteriyor. Âlimler, filozoflar, hükümdarlar, hocalar, talebeler, erkekler, kadınlar, gençler, yaşlılar, siyahlar, beyazlar diz dize onun ders halkasındalar.

Onun sözlerinden, fiillerinden ve davranışlarından çıkan İslâm dininde, beşerin dünya ve âhiret saadeti için aradığı herşey var. İbadetin en üstünü, ahlâkın en güzeli, insan topluluklarının huzur ve mutluluğunu temin edecek kaidelerin en mükemmeli bu dinin içinde.

Bediüzzaman’ın resmettiği o büyük tabloya baktığımızda, ümmî bir zâtın elinde beliren bu dinin nuruyla aydınlanan asırları seyrediyoruz.

Ve misli görülmemiş bir büyük mucizeyi daha gözümüzle görüyor ve tasdik ediyoruz.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı yazın