– 2 –

Bediüzzaman, talebesinin kendi kardeşine verdiği bu cevabı işitince bundan sevinç duyar ve Barla Lâhikasında yer alan bir mektubu kaleme alır. Bu mektubunda Bediüzzaman, Hulûsi Beye hitaben, “Abdülmecid’in ziyadesini ziyade görmekliğin beni ziyade memnun etti” der ve arkadan bir âyet-i kerimeyi nakleder. Bu âyette, Hazret-i İbrahim’in putperestlere “Siz Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben mi sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan korkacağım?” şeklinde cevap verdiği bildirilmektedir. Bediüzzaman, bu âyet-i kerimeyi naklettikten sonra, “millet-i İbrahim” sırrıyla, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma uymamız gerektiğini belirtir. Burada, Kur’ân’ın ölçüsünü ortaya koymuş, hadiseyi onun ışığında değerlendirmiş ve yolu o ışık altında göstermiştir. Bediüzzaman nerede ve ne zaman bir dâvâ ile ortaya çıktıysa, mutlaka onun Kur’ân’da bir dayanağı vardır.

Herşeyin reçetesi, her problemin çözümü, Bediüzzaman’a göre, ittibâ-ı Kur’ân’dır, yani, Kur’ân’a uymaktır. Risale-i Nur’u ve Bediüzzaman’ı değerlendirirken, onun hayatına ve hizmetine bakarken, mutlak surette, Kur’ân’ın koyduğu ölçü ve sınırları önümüze koyup ona göre bir değerlendirme yapmamız gerekir. Bu konuda, yine kendisi bize bir ölçü verir. Bediüzzaman’ın Sünuhat adlı eserinde, “Kur’ân’ın Hâkimiyet-i Mutlakası” başlıklı bir bölüm vardır. Orada, “İslâmî kitaplar şeffaf olmalı, ayna olmalı, gölge olmamalıdır” der Bediüzzaman.  “O kitaplara baktığınızda, arkada Kur’ân görünmeli. Meselâ, bir insan İbnu Hacer’e baktığı zaman, İbnu Hacer’in ne demek istediğini anlamak için değil, Kur’ân’ın ne dediğini anlamak için bakmalı. Eğer bugüne kadar İslâmî eserlere taksim olunan rağbet, bu şekilde, bütünüyle Kur’ân’a yönelmiş olsaydı, Kur’ân bugün sadece dilimizle okumak suretiyle feyz aldığımız bir mübarek derecesinde kalmazdı.”

Bu satırlarda ortaya konan ölçüyü, Risale-i Nur’u okurken bizim de hassasiyetle gözetmemiz gerekir. Risale-i Nur’a baktığınız zaman “Bediüzzaman ne diyor? Risale-i Nur ne anlatıyor?” sorusuna cevap araştırmaktan ziyade, Kur’ân’ın o konudaki irşadını bulmak, anlamak ve yaşamak niyetiyle bakarsak, tesbitlerimiz daha sağlıklı olur. Onun için, Bediüzzaman’ın herhangi bir sözünden, hareketinden, yahut Risale-i Nur’dan çıkarılıp da millete sunulan bir çözüm, eğer Kur’ân’ın irşadına ters düşüyorsa, o anlayışta mutlaka bir yanlışlık var demektir. Bunun sebebi de, Risale-i Nur yeterince şeffaf olduğu halde, bizim bu şeffaflığı zedeleyişimiz ve onun arkasında Kur’ân’ı göremeyişimizdir.

Efendim, şimdi Eski Said, Yeni Said meselesine gelelim. Eski Said Kur’ân’ı anlamamış mıydı? Yoksa Yeni Said bambaşka biri mi oldu? Çok mu değişti? İki Said’e nasıl bakacağız?

Bir defa, her insan gibi, Bediüzzaman’ın da kâinattaki tekâmül kanununa tabi olduğunu düşünmemiz gerekir. O bir noktada ortaya çıkıp belirdikten sonra hayatı boyunca sabit kalmış, donuk kalmış bir insan değildi. O, son ânına kadar bir değişim ve tekâmül içindedir. Meselâ, Risale-i Nur Külliyatının telifi tamamlandıktan sonra yazdıkları mektuplarında, “bir saatte bir senelik ibadet neticesini veren” bir tefekkürü yakalayabilmek için, ilk hayatından bu yana devam eden ve hemen her sene ayrı bir meyve veren arayışından ve bu arayışın verdiği en son meyvelerden söz eder.

Bediüzzaman’ın hayatındaki tekâmülün çeşitli safhaları vardır. Meselâ, ilk tahsil hayatında, sürekli olarak yeni bir metod arayışı içinde olduğunu görüyoruz. Daha sonra, Mesnevî-i Nuriye’yi yazdığı dönemde, çok şiddetli ve yoğun bir iç mücadele içinde bulunduğunu kendisi anlatıyor. Kendi ifadesiyle, bu eserdeki bahislerden her biri, o mücadelelerde kazanılan bir muharebenin neticesidir. Mesnevî-i Nuriye’de, Risale-i Nur’un aşağı yukarı bütün meselelerinin bir çekirdek halinde yer aldığını görürüz. Bunlar o zamanda bulunmuş, keşfedilmiştir. Sonradan, Cumhuriyet döneminde, onları genele intikal ettiren, geniş halk kitlelerinin istifadesine sunan bir üslûbun keşfedilmiş bulunduğunu görüyoruz. Böyle bir tekâmül seyri var.

İlk hayatında, Bediüzzaman, çok aktif bir şekilde sosyal hayatın içinde yer almıştır. Cumhuriyet döneminde, Barla’ya sürülüşünden itibaren ise, onun tamamen iman hizmetine yöneldiğini, sosyal ve siyasî hadiselerde aktif olarak rol almadığını görüyoruz. Bu dönemde, Bediüzzaman’ın koyduğu bir teşhis var. İşin temeli olan imanın tehlikeye düştüğünü, düşmekte olduğunu ve bunun başımıza büyük bir iş açacağını görmüştür. Öyle bir tehlike karşısında, asırlardan beri taklit yoluyla dededen toruna intikal eden bir imanın sağlam duramayacağı neticesine varmıştır. Dolayısıyla, temelin sağlamlaştırılması ve insanların taklit değil, tahkik yoluyla elde edilen ve çeşitli fırtınalarla sarsılmayacak sağlam bir imana kavuşmasını, zamanın en önemli meselesi olarak tesbit etmiştir.

Bu arada kendisine çeşitli teklifler yapılıyor, değil mi?

Umumî vaizlik teklifleri var. Hiç şüphesiz, eğer Bediüzzaman o dönemde yönetimle iyi geçinmeyi kafasına koymuş olsaydı ve buna uygun bir siyaset izleseydi, bugün pek çok insanın “hizmet” aşkına rüyalarını süsleyen makamları çok rahatlıkla elde ederdi. Nitekim karşı taraftan kendisine doğru bu adım atılmış, ama o kendisine uzatılan eli geri çevirerek çok daha büyük ve önemli bir hizmete yönelmiş, bunun faturasını da son nefesine kadar, hiçbir pişmanlık ve tereddüt duymaksızın, seve seve ödemeyi tercih etmiştir.

[Devam edecek]

Bu dizinin birinci bölümü:

http://www.yazarumit.com/o-kuranin-adami/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here