Ana sayfa Tefekkür Güncel Füruat sözü bir mugalâtadır

Füruat sözü bir mugalâtadır

28 Şubat döneminde, Bediüzzaman ve Risale-i Nur’un zulüm karşısındaki tavrı ile ilgili olarak Akit gazetesinin Ümit Şimşek ile yaptığı ve 19-26 Temmuz 1998 tarihleri arasında sekiz gün süreyle tam sayfa olarak yayınladığı röportajın dördüncü bölümü. Ramazan Gözübüyük sordu, Ümit Şimşek cevaplandırdı:

172
0

– 4 –

Bugün “irtica kanun tasarıları” karşısında tavrı ne olurdu? Üniversitelerde başörtülü kızlar okuyamıyor. Kahramanmaraş’ta Sütçü İmam, bir Fransızın Müslüman kadının başörtüsüne elini uzatması karşısında silâhına sarılmıştı.

Başörtüsü konusunda bunun bir örneği var. Bediüzzaman, hayatı boyunca hapisten hapse, sürgünden sürgüne nakledilmiş, ama bütün yargılanmalarında beraat kararı almıştır. Sadece tek bir mahkûmiyeti vardır. O da Tesettür Risalesi sebebiyledir. Bu mahkûmiyetten sonra da Tesettür Risalesini yayınlamaya devam etmiş, üstelik başına, bu mahkûmiyetle ilgili olarak şöyle bir not eklemiştir: “Mahkemeyi susturan Temyiz dilekçesinin savunmasından bir parça: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki:  1350 seneden beri, Kur’ân’ın inişinden bu yana ve her asırda 350 milyon insanın sosyal hayatında, en kutsal ve hakikatli bir İlâhî prensibi 350 bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına dayanarak ve 1350 sene zarfında geçmiş ecdadımızın inançlarına uyarak tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette yeryüzünde adalet varse, bu kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.”

Onun tek mahkûmiyetinin bu konuda verilmiş olması, bu mahkûmiyetten sonra de tavrını hiç değiştirmeksizin görüşlerini neşir ve ilâna devam etmiş olması, sanıyorum, “Bugün ne yapardı?” sorusuna açıklık getiriyor.

17,5 yıl hapis cezasına çarptırılan Nurettin Şirin, cezaevinden üniversiteye başörtülü şekilde alınmayan kız öğrenciler için gönderdiği mektubunda, “Dışarıda olsaydım, kanımın son damlasına kadar yanlarında olurdum,” “Tabutuma başörtüsü bağlayın” gibi cümleler sarf ederken, inancına bağlı insanları da bu meselede sessiz ve duyarsız kalmakla suçlamıştı. Ve inançlı insanların sessizliğinden dolayı başörtüsü zulmünün sürdüğünü vurguladı. Bediüzzaman İstanbul Üniversitesinin önüne gidip bu zulme karşı çıkar mıydı?

Bediüzzaman’ın başörtüsü ile ilgili tavrını, zaten Tesettür Risalesinden, bu risale dolayısıyla aldığı mahkûmiyetten ve bu mahkûmiyete rağmen yazdıklarından görüyoruz. Burada, ayrıca bir de Üstadın “şeair” konusundaki hassasiyetini de dikkate almak lâzım. Şeair, simgelerdir. Başörtüsü simgedir diyorlar ya, doğrudur. İslâmın simgesidir ve yüzyıllar boyunca böyle olmuştur. Kâbe gibi, minare gibi, İslâmı hatırlatan ve İslâmı ilân eden bir simgedir başörtüsü. Simge, yani şeair konusunda, Üstadın tavrı son derece açık ve kesindir: Şeair umumun hukukunu, bütün bir toplumun hukukunu ilgilendirdiği için, şahsî vazifelerden daha önemlidir. Hattâ, nafile cinsinden dahi olsa, şahsî farzlardan daha önemlidir. Meselâ ezan, farz olmadığı halde bir simgedir, İslâmî bir şiardır. Dolayısıyla, şahsî farz namazlarımızdan daha önemli bir yeri vardır ve hiçbir şekilde feda edilemez. Nitekim Türkçe ezan okumama, Arapça ezan okuma yüzünden de Bediüzzaman’ın başına epey işler açılmış, ama hiçbir zaman bu hareketinden vazgeçmemiştir. Başörtüsüne gelince, o zaten, simgeliğinin yanı sıra, Allah’ın kitabına açıkça emredilen bir farzdır.

Arapça ezan okumuş muydu?

Gayet tabii. O yüzden takibe uğramış, mescidi basılmıştır. Böyle bir baskın üzerine kaleme aldığı bir mektuptaki şu ifadeler, belki biraz uzun tutacak ama, bu arada birçok suale de cevap verecektir sanırım:

Ey ehl-i bid’a ve ilhad! Altı sualime cevap iste­rim.

BİRİNCİSİ: Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usulü var, bir düsturla hükmeder. Siz hangi usulle bu acip tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz? Çünkü böyle hususî ibâ­dâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz.

İKİNCİSİ: Nev-i beşerde, hususan bu asr-ı hürri­yette ve bilhassa medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümfermâ hürriyet-i vicdan düstu­runu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-i beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak ka­dar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize ‘lâdinî’ (laik) ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak, sizden sorulacak. Ne cevap vereceksiniz? Yirmi hükû­metin en küçüğünün itirazına karşı dayanamadı­ğınız halde, nasıl yirmi hükûmetin birden itirazını hiçe sayar gibi hürriyet-i vicdaniyeyi cebrî bir su­rette bozmaya çalışıyorsunuz?

ÜÇÜNCÜSÜ: Mezheb-i Hanefînin ulviyetine ve sâfiyetine münâfi bir surette, vicdanını dünyaya satan bir kısım ulemâü’s-sû’un yanlış fetvâlarıyla, benim gibi Şâfii’l-mezhep adamlara hangi usulle teklif ediyorsunuz? Bu meslekte milyonlar etbâı bulunan Şâfiî mezhebini kaldırıp bütün Şâfiîleri Hanefîleştirdikten sonra, bana zulüm suretinde cebren teklif edilse, sizin gibi dinsizlerin bir usu­lüdür denilebilir. Yoksa keyfî bir alçaklıktır. Öyle­lerin keyfine tâbi değiliz ve tanımayız!

DÖRDÜNCÜSÜ: İslâmiyetle eskiden beri imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik mânâsında Türkçülük namıyla, tahrifdârâne ve bid’akârâne bir fetvâ ile “Türkçe kamet et” diye, benim gibi başka milletten olan­lara teklif etmek hangi usulledir? Evet, hakikî Türklere pek hakikî dostâne ve uhuvvetkârâne münasebettar olduğum halde, böyle sizin gibi frenkmeşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsu­nuz? Hangi kanunla? Eğer milyonlarla efradı bu­lunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milli­yetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyâne olur. Yoksa sırf keyfîdir. Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez ve et­meyiz!

BEŞİNCİSİ: Bir hükûmet, kendi raiyetine ve ra­iyet kabul ettiği adamlara herbir kanunu tatbik etse de, raiyet kabul etmediği adamlara kanu­nunu tatbik edemez. Çünkü onlar diyebilirler ki: “Madem biz raiyetiniz değiliz; siz de bizim hükû­metimiz değilsiniz.”

Hem hiçbir hükûmet iki cezayı birden vermez. Bir katili ya hapse atar veyahut idam eder. Hem hapisle ceza, hem idamla ceza bir yerde vermek hiçbir usulde yoktur.

İşte, madem vatana ve millete hiçbir zararım dokunmadığı halde, beni sekiz senedir, en yabanî ve hariç bir milletten câni bir adama dahi yapıl­mayan bir esaret altına aldınız. Cânileri affettiği­niz halde, hürriyetimi selb edip hukuk-u medeni­yeden iskat ederek muamele ettiniz. “Bu da vatan evlâdıdır” demediğiniz halde, hangi usulle, hangi kanunla biçare milletinize rızaları hilâfına olarak tatbik ettiğiniz bu hürriyet-şiken usulünüzü, be­nim gibi her cihetle size yabancı bir adama teklif ediyorsunuz?

Madem Harb-i Umumîde ordu kumandanları­nın şehadetiyle, vasıta olduğumuz çok fedakârlık­ları ve vatan uğrunda cansiparâne mücahedeleri cinayet saydınız. Ve biçare milletin hüsn-ü ahlâ­kını muhafaza ve saadet-i dünyeviye ve uhreviye­lerinin teminine pek ciddî ve tesirli çalışmayı hı­yanet saydınız. Ve mânen menfaatsiz, zararlı, ha­tarlı, keyfî, küfrî frenk usulünü kendinde kabul etmeyen bir adama sekiz sene ceza verdiniz. (Şimdi ceza yirmi sekiz sene oldu.) Ceza bir olur. Tatbikini kabul etmedim; cezayı çektirdiniz. İkinci bir cezayı cebren tatbik etmek hangi usulledir?

ALTINCISI: Madem sizlerle, itikadınızca ve bana edilen muameleye nazaran, küllî bir muhalefe­timiz var. Siz dininizi ve âhiretinizi dünyanız uğ­runda feda ediyorsunuz. Elbette, mâbeynimizde, tahmininizce bulunan muhalefet sırrıyla, biz dahi hilâfınıza olarak, dünyamızı dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit feda etmeye hazırız. Sizin zalimâne ve vahşiyâne hükmünüz altında bir iki sene zelîlâne geçecek hayatımızı, kudsî bir şeha­deti kazanmak için feda etmek, bize âb-ı kevser hükmüne geçer. Fakat Kur’ân-ı Hakîmin feyzine ve işârâtına istinaden, sizi titretmek için, size kat’î haber veriyorum ki:

Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız. Kahhar bir el ile, cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tard edilip ebedî zulümata çabuk atıla­caksınız. Arkamdan, pek çabuk sizin nemrutlaş­mış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. Ben de huzur-u İlâhîde yakalarını tutacağım. Ada­let‑i İlâhiye onları esfel-i sâfilîne atmakla intika­mımı alacağım.

Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz. İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlâhîden ümit ede­rim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapa­cağınız varsa göreceğiniz de var. Ben bütün teh­didâtınıza karşı, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyo­rum:

 ‘Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara “Halk size karşı toplandı; onlardan korkun” dedikleri zaman, onların imanı ziyadeleşti ve “Bize Allah yeter; ne güzel vekildir O” dediler.’ (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.)”

Tekrar başörtüsüne dönecek olursak: Başörtüsü emrinin Kur’ân’daki mevcudiyetinin yanı sıra, bu emrin anlaşılmasında 1350 senede bütün tefsirlerin, bütün İslâm âleminin ve bütün İslâm âlimlerinin ittifakı da işin bir başka yönü. Bunu da Üstad delil olarak gösteriyor. Kur’ân’ın başörtüsü kavramını herkes başka türlü anlamış da, Bediüzzaman “Bu başı örtmek lâzım” diye ortaya çıkmış değildir. Ta başından beri, Resulullah’ın, Ashabın tatbikatından itibaren, bugüne kadar oybirliğiyle getirilen bir tarif vardır ve Üstad bu tarifi savunmuştur. Bu bir farz olmasaydı, sadece nafile nev’inden bir tatbikat olsaydı bile, Bediüzzaman bunu en önemli bir farz şeklinde savunacaktı. Çünkü kendi verdiği ölçü budur. Şeair, nafile nev’inden dahi olsa, şahsî farzlardan daha önemlidir. Hükmü budur Bediüzzaman’ın.

Yani, “Bu bir teferruattır” diye bir söz sarf eder miydi?

Böyle bir suali hatıra getirmek dahi, Bediüzzaman’ı hiç tanımamış olmayı gerektirir. Zaten burada usul ve füru’ noktasında bir mugalâta söz konusudur. Önce “füruat” deyimi kullanılmış, sonra “teferruat” denilmiş, neticede bu deyimin teferruat anlamında kullanıldığı anlaşılmış ve fetva da verilmiştir. Bu sözün bu şekilde anlaşılmaması gerektiği yönünde bir açıklama da bugüne kadar gelmemiştir. Oysa usul ve füru’ ayırımı, bir önem sıralaması ifade eden bir ayırım değildir. Tam tersine, füruat olarak bilinen şeyin hangi asla dayandığını gösterir ve onu, dayandığı asıl itibarıyla yüksek bir değere kavuşturur. İnkâr veya istihfaf söz konusu olduğunda, asıl ile fer’ birbirinden ayrılmaz ve birinin reddi yahut küçük görülmesi, diğerinin de reddi yahut küçük görülmesiyle aynı anlamı taşır. Zaten Allah ve Resulünün emir ve yasakları arasında bir önem sıralaması yapmak bize düşmez, kulluğa yakışmaz ve hiçbir İslâm âliminin hatırından da geçmez. Nitekim daha önce zikrettiğimiz âyet-i kerimede, “Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların artık o işte bir tercih hakkı olmaz” buyuruluyor.

[Devam edecek]

***

Bundan önceki bölümler:

http://www.yazarumit.com/o-kuranin-adami/

http://www.yazarumit.com/butun-cozumler-kuranda/

http://www.yazarumit.com/o-haksizlik-karsisinda-hicbir-zaman-susmadi/

 

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı yazın