Ana sayfa Tefekkür Güncel O, haksızlık karşısında hiçbir zaman susmadı

O, haksızlık karşısında hiçbir zaman susmadı

28 Şubat döneminde, Bediüzzaman ve Risale-i Nur’un zulüm karşısındaki tavrı ile ilgili olarak Akit gazetesinin Ümit Şimşek ile yaptığı ve 19-26 Temmuz 1998 tarihleri arasında sekiz gün süreyle tam sayfa olarak yayınladığı röportajın üçüncü bölümü. Ramazan Gözübüyük sordu, Ümit Şimşek cevaplandırdı:

121
0

 – 3 –

Bu durum, siyasete karşı olmasından mı kaynaklanıyor?

Bediüzzaman için “siyasete karşıdır” diye bir şey söyleyemeyiz. Kendisinin bizzat katılmayışı başka birşeydir, siyasete karşı olmak başka birşeydir. Onun siyasete karşı olduğunu söylemek, hayatının bir bölümünü inkâr etmek olur.

Bildiğimiz kadarıyla Kur’ân’da siyaset reddedilmiyor.

Baştaki ölçüye dönelim. Bediüzzaman’ı anlamak için, ona Kur’ân’ın ışığında bakmak lâzım. Kur’ân siyaseti dışarıda bırakıyor mu? Bu mümkün değildir. Çünkü iman hadisesi, Allah’a hiçbir yerde, hiçbir şekilde ortak koşmamayı gerektirir. Bazı konuları Allah’ın—hâşâ—yetki sınırları dışına çıkardığınız zaman, ortada imandan geriye ne kalır? Bediüzzaman’ın iman dâvâsından söz ettiğimiz zaman, hayatın bir kısmını sınırları dışında bırakan bir imandan söz etmemiz hiçbir şekilde mümkün de olmaz, doğru da olmaz. Yalnız, bir iman dersi verdiğinizde, bunu bir siyasî görüşle veya bir siyasî tarafgirlikle özdeşleştirmeniz doğru olmaz. Çünkü hangi görüşte olursa olsun, herkesin o dersi almaya hakkı vardır. Nitekim Bediüzzaman, “İman dersi için gelene tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost-düşman, derste fark etmez” diyerek bu konuya açıklık getirmiş ve doğrudan doğruya Kur’ân’dan alınan hakikatleri, hiçbir ayırım göstermeksizin herkese vermekle mükellef olduğunu belirtmiştir.

Yani Bediüzzaman’ın iman dâvâsı içinde siyaset de var.

Şimdi doktorun imanı olacak, şoförün imanı olacak, valinin imanı olacak da siyasetçinin imanı olmayacak mı? İman nedir; önce onun üzerinde duralım.

Üstadın, Emirdağ Lâhikasında, bir itiraz üzerine yazdığı bir mektup vardır. Bu itiraz, yanılmıyorsam bir Demokrat Parti milletvekilinin Nur talebelerine “Hocanıza selâm söyleyin. Bu iman konularını herkes biliyor. Daha başka şeyler yazsın” şeklindeki sözleridir. Bediüzzaman, aynı konuda gelen başka itirazları da toplayarak, şiddetli bir cevap yazar ve “Bazıları, herkesin ekmek ve su derecesinde muhtaç olduğu iman hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desisesiyle derler ki: Herkes imanı bilir, bu konuda ders almaya ihtiyacımız yoktur” şeklinde bir giriş yaptıktan sonra, imanın tarifini yapar. Ona göre iman, “bütün kâinatı kuşatan rububiyetine, zerrelerden yıldızlara kadar herşey Onun tasarrufunda olduğuna ve Onun kudret ve iradesine tâbi bulunduğuna, mülkünde hiçbir ortağı bulunmadığına ve ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Al­lah var’ deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—had­siz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur.”

Bugün bazılarının iman’dan anladığı şeyi ise, İngiliz Müslüman Colin Turner, İngiltere Kraliçesine gösterilen saygıya benzetir: Onlar kraliçelerine sonsuz saygı göstermekte, ama onu günlük işlerine karıştırmamaktadırlar. Fakat bu, İslâmın makbul saydığı ve Kur’ân’ın tarif ettiği bir Allah inancı değildir.

Allah’a inanmak ve varlığını kabul etmek yeterli olmuyor mu?

Yeterli olmadığını, Kur’ân bize yüzlerce âyetinde bildiriyor. Eğer bu yeterli olsaydı, Asr-ı Saadette ne Müslümanların, ne de Kur’ân’ın müşriklerle hiçbir problemi kalmazdı. Çünkü muhtelif âyetlerde Cenab-ı Hak, “Onlara ‘Gökleri ve yeri yaratan kimdir?’ diye soracak olsan, elbette ‘Allah’tır’ diyecekler” buyurur. Meselâ Nisâ Sûresindeki bir âyet-i kerimede, imanın son derece önemli bir şartı, bize şöylece anlatılır: “Rabbine and olsun ki, onlar, aralarında çıkan meseleler için sana gelip, senin hükmüne başvurup, sonra da senin verdiğin hükme, gönüllerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın razı olup teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” Ahzâb Sûresindeki bir başka âyette de, “Allah ve Resulü bir işte hükmünü verdiği zaman, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların artık o işte bir tercih hakkı olmaz” buyurulmuştur. Bediüzzaman’ın ders verdiği imanı bu sınırların dışında değerlendirmeniz hiçbir şekilde mümkün olmaz. Onun eserleri, baştan sona, herşeyi her haliyle kuşatan bir mutlak rububiyetin izahından ibarettir. İman, böyle bir rububiyete tam bir teslimiyettir. Ondan başkasına kul olmamak, Ondan başkası önünde eğilmemek ve kimseye karşı da haksız bir şekilde üstünlük taslamamak tarzında, bir cesaret ve şefkati bir arada yaşamaktır.

Cumhuriyet ve Demokrat Parti döneminde idarecilerle karşı karşıya gelmiştir. İdareciler Üstadı hep sıkıştırdılar, ondan da ötede sürgüne gönderdiler. Ondan ne istiyorlardı?

Onların ileri görüşlülüklerinden olsa gerek. En azından, bizden daha ileri görüşlü olduklarını söyleyebiliriz. Biz bugün Bediüzzaman’ın iman dâvâsının nereye varacağını sezmekte âciz kalabiliyoruz. Elimizdeki kitaptan hergün bir parça okumakla yetinebiliyoruz. İman hizmetini bundan ibaret sayabiliyoruz. Ama, yeni yetişen nesilleri dinî değerlerinden soyutlamak, dinî hayatı camilerin dışına çıkarmamak ve tıpkı eski Sovyet yönetiminde olduğu gibi imanı vicdanlarda hapsetmek niyetinde olanlar, bir iman dâvâsının bu sınırlar içinde kalmayacağını, bu ateşin bir kere körüklendikten sonra zalimlere, diktatörlere, ihtilâlcilere meydanı boş bırakmayacağını sezmiş olmalılar ki, rahat bırakmadılar kendisini. İman hakikatlerinin gönüllerde yeşerdiği zaman hayata aksedeceğini, hayata aksettiği zaman önüne gelenin herkesin hakkına rahatça tecavüz edebileceği bir ortamın olmayacağını biliyorlardı. Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikasındaki bir mektubunda, ehl-i imanın başına gelen musibetleri, yine ehl-i imanın zaafına bağlar ve meâlen şöyle der:

“Bu asrın acip bir özelliği, dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmektir. Hatta, binler cinayeti işleyen ve binlerce maddî ve manevî kul hakkını mahveden adamdan bir küçücük iyilik görse, bütün o cinayetleri unutup onu affeder ve ona taraftar çıkar. Bu yüzden, aslında azınlığın da azınlığı olan dalâlet ve tuğyan ehli, safdil taraftarlarla çoğunluğu elde eder. Musibet ise, çoğunluğun hatası yüzünden başa gelir. Böylece, bu safdil çoğunluk, musibetin devamı, hattâ şiddetlenmesi için kader-i İlâhîye fetva verdirirler, ‘Biz buna müstehakız’ derler.”

Yine bir başka mektubunda, Hûd Sûresinin “Zulmedenlere sakın meyletmeyin. Yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka yardımcınız yok iken, sonra Ondan da yardım görmezsiniz” meâlindeki âyetini zikrederek, zalime taraftar olmama ve boyun eğmeme konusunda talebelerini şiddetle uyarır.

Bediüzzaman şimdi yaşasaydı nasıl bir tavırda bulunurdu? Haksızlıklar karşısında susar mıydı? Yoksa onu tekrar sürerler miydi?

Başına bir başörtüsü bağlayana yaptıkları muameleyi görün, siz karar verin.

Yani ne yapardı? Susar mıydı, bir köşeye mi çekilirdi? Yoksa başka bir ülkeye mi giderdi?

Bediüzzaman’ın bir köşeye çekildiği hiçbir dönem yoktur. Ülkenin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köşesine, “Kendi kendisine burada unutulur gider” düşüncesiyle sürüldüğü dönemde, hayatının her ânı da tarassut altında bulunduğu halde, o bu ülkenin dağını, taşını, köyünü, kasabasını, şehrini matbaa haline getirmiş ve ülke sathında, kendisinin “Nur postacıları” adını verdiği bir teşkilâtla iman hakikatlerini yaymıştır. Telif edilen eserler, binlerce evin odalarında, yüklüğünde, odunluğunda, sabahlara kadar elyazısıyla çoğaltılmış, çoğaltılan eserler Nur santrallarında toplanarak Üstada gönderilmiş, herbiri tek tek tashih edildikten sonra yine aynı santrallarla yurdun ücra köşelerine ulaştırılmıştır. O dönemde “Nur talebeleri kırtasiyecilerde kâğıt bırakmadılar” şeklinde şikâyetlerin dile getirildiğini, 1950’li yıllarda Halk Partisi milletvekillerinin hükûmete “Nurcular kâğıdı nereden buluyorlar?” şeklinde soru önergeleri verdiğini biliyoruz.

Başka bir ülkeye gitmek de Bediüzzaman’ın aklından geçebilecek bir tercih değildir. Nitekim talebeleri zaman zaman mektuplarında bu konuya temas etmişler, “Başka ülkelerde olsaydınız hayırla yad edilecek, el üstünde tutulacaktınız” şeklinde sözler söylemişler, Bediüzzaman ise buna karşılık kendisinin siper gerisinde durmayı sevmediğini, başka bir yerde dahi olsa buraya, bu ülkeye geleceğini muhtelif mektuplarında belirtmiştir.

Demokrat Parti zamanında mı bu sözleri sarf etti?

Muhtelif zamanlarda buna benzer ifadeleri vardır. Bediüzzaman, Demokrat Parti döneminde de çok rahat bir hayat yaşamadı.

Demokrat Parti ezanı Türkçeden aslî haline, Arapçaya yeniden döndürdü.

Bediüzzaman’ın merhum Adnan Menderes için kullandığı deyimler arasında “İslâm kahramanı” gibi deyimler vardır. Ama o devirde maruz kaldığı haksızlıklar için de, “Âlem-i İslâm için bu çok hayırlı olmuştur” der. “Çünkü bu devirde bizi rahat bıraksalardı, ‘Demek ki Nurcuların idare ile arası iyiymiş ki onlara ilişilmedi’ diyeceklerdi.”

Halkın aleyhine bir kanun tasarısı geldiği zaman sivil toplum kuruluşları bu kanun teklif ve tasarılarına karşı çıkıyorlar. Kamuoyu oluşuyor. Ve bunlar Meclis gündeminden çıkarılıyor. Yani, burada siyasetten tamamen kopukluk yok. Bugün Üstad millet aleyhinde ya da lehinde bir kanun teklifi Meclise geldiğinde nasıl bir tutum içerisine girerdi? Yani, millet aleyhine veya lehine olan konularda taraf olur muydu?

Bediüzzaman bu tür faaliyetlerde bulunmuştur. Talebelerini defalarca Ankara’ya göndermiş, bazı teşebbüslerde bulunmuştur. Mektuplar kaleme almıştır. Meselâ Ayasofya’nın ibadete açılması için mektupları vardır. İslâm ülkeleriyle yapılan anlaşmaları ve işbirliğini teşvik eden, zamanın Cumhurbaşkanına, Başbakanına ve Bakanlarına gönderilmiş mektupları vardır. Üstadın talebelerinden Tahsin Tola, onun izniyle milletvekili olmuştur. Gerek onun vasıtasıyla, gerekse diğer talebelerini Ankara’ya göndererek milletin menfaatine olacak bazı konuların gerçekleştirilmesi için teşebbüslerde bulunmuştur. Fakat bütün bunlar, bir siyasî partinin izinden gitmek, ona taraftarlık yapmak, onun politikasını savunmak şeklinde cereyan etmemiştir. Emirdağ Lâhikasındaki bir mektubunda, “Büyük Doğu, Sebilürreşad gibi yayın organlarını bütün ruh u canımızla alkışlıyoruz. Onları tebrik ediyoruz. Onlarla dostuz ve kardeşiz” dedikten sonra, siyaset noktasında kendi hizmetinin farklı bir konumda bulunduğunu ve dost-düşman herkese bu dersi hiçbir ayırım gözetmeksizin vermek zorunda bulunduğunu söyler.

[Devamı var]

***

Bundan önceki bölümler:

http://www.yazarumit.com/o-kuranin-adami/

http://www.yazarumit.com/butun-cozumler-kuranda/

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı yazın