Ana sayfa Risale-i Nur 2. O ve kâinat

2. O ve kâinat

54
0

Ümit Şimşek

Bundan çok, ama çok önceleriydi.

Zamanın ve mekânın olmadığı bir zamandı.

Hiç yoktan bir kâinat yaratıldı.

Nasıl yaratıldığını kimse bilmiyor. Çünkü Yaratandan başka gören olmadı.

Fakat hiçbir şey ilk yaratıldığı gibi kalmadı.

Herşey, kendisi için belirlenmiş bir hedefe doğru gidiyordu.

Başlangıçta atom parçacıkları vardı madde olarak.

Onlardan atomlar kuruldu.

Atomlardan yıldızlar, yıldızlardan galaksiler yapıldı.

Gökler ışıl ışıl kandillerle doldu.

rnh1-2

 

Nice yıldızlar böylece gelip geçti bu kâinattan.

Sonra, yıldızlardan biri ile onun gezegenlerinden biri özel bir ilgiye mazhar oldu.

Gezegenin üzerinde denizler yaratıldı, kıt’alar kaydırıldı, vadiler yarıldı, nehirler açıldı.

Yanardağlar yerin derinliklerinden madenleri çıkardı, Güneş uzayın derinliklerinden ışık gönderdi, bulutlar uzak diyarlardan yağmur taşıdı.

Rengârenk güzelliklere büründü gezegen. Derken peş peşe canlılar belirdi üzerinde.

Bir yıldızın peşinde uzayın ücra köşelerine doğru uçan bir gezegen, bir bayram yerine döndü.

Besbelli, burada olup biten herşeyin bir anlamı vardı.

Sonunda, bu anlamı çözecek ve bütün bu olup bitenleri kavrayabilecek bir varlık yeryüzüne indi.

Fakat o da tek başına çözemezdi bu büyük sırrı.

Evet, bütün bu olup bitenlerin bir anlamı var; insan bunu görebilirdi.

Bu dünya boşuna yaratılmamış, bu benzersiz güzellikler kendiliğinden ortaya çıkmamış; bunu anlayabiliyordu insan.

Fakat kim yaptı bütün bunları? Niçin yaptı? Bu gelenler nereden geliyor, nereye gidiyor? Ben kimim, burada ne arıyorum? Kim getirdi beni buraya? Niçin getirdi? Bundan sonra gidiş nereye?

Kendisine açıkça bildirilmeden, insan bunları bilemezdi.

 

***

 

rnh1-5

Herşeyin bir vakti vardı.

Herşeyi hikmetli bir şekilde yaratan ve yaratılış gayesine sevk eden, insanı elbette başıboş bırakmazdı.

Zamanı gelince, bütün bu soruları cevaplandıracak ve insana bilmediklerini öğretecek bir muallim de gelecekti.

Ve vade doldu, zaman erişti ve muallim geldi.

Geldi ve bu âlemde olup bitenleri bize bir bir anlattı.

Güneş niçin doğar? Bulutlar neyi müjdeler? Kuşlar kimi tesbih eder? Güller hangi güzelliklerden haberler taşır? Baharlarda hangi dirilişin haberi var? Gelen nereden gelir, burada ne yapar? Giden nereye gider, orada ne yapar?

Ve soruların en çetini:

Biz kimiz? Ne yapıyoruz? Niçin buradayız? Bundan sonraki durağımız neresi?

İnsanın bütün varlığını kemiren sorulardı bunlar.

Cevabı bilinmediğinde, âlem bir karanlığa düşüyor ve Cehennem azabını daha bu dünyada iken insana tattırıyordu.

Çünkü herşeyin başı da, sonu da bir yokluk idi.

Gelen hiçten geliyor, ama burada duramadan yine yokluğa karışıp gidiyordu. Kimsenin gözünün yaşına bakan yoktu. Yaşayanın niçin yaşadığı bilinmez, giden de ebedî bir ayrılığın pençesine düşmüş sayılırdı. Analar yavrularına doymaz, sevilen elde kalmaz, hiçbir güzellik yerinde durmazdı.

Öyleyse niçin gelmiştik biz bu dünyaya? Durmayacaksak buraya gelmenin, doymayacaksak bütün bu güzelliklerin ne mânâsı vardı?

Yüzyıllar boyunca insanlar bu sorulara cevap aradılar:

O gelinceye kadar.

O gelip de bize herşeyi anlatıncaya kadar.

 

***

 

rnh1-4

O anlattıkça herşey yerli yerine oturdu.

Meğer göklerin ve yerin güzellikleri, bize sonsuz bir güzellikten haberler taşırmış.

Meğer bizim işittiklerimiz sevinç çığlıklarıymış.

Baharlar bize sonsuz bir saadet diyarına gideceğimizi anlatır dururmuş.

Yerde yürüyenler, denizde yüzenler, gökte kanat çırpanlar, uzayda uçuşanlar, hep bir Sultanın emri altında hareket eden ordular imiş.

Semâda ne var, yerde ne varsa, hepsi bize Onu anlatır dururmuş.

Gökler rengârenk yıldızlarıyla, yeryüzü nakış nakış çiçekleriyle bizim için süslenmiş, yüzümüze gülermiş.

Bir muhabbet neş’esi varmış bütün o tebessümlerin ardında, sonsuz bir rahmetin müjdesi saklanırmış.

O göstermeseydi bize, nasıl bilecektik o neş’eyi, o müjdeyi? O okutmasaydı nasıl okuyacaktık bütün bu mânâları?

Hiçbir kitap, hiçbir felsefe, hiçbir teknoloji, hiçbir deha sahibi, onun anlattığını bize anlatamadı.

Nasıl anlatsınlar? O anlatmadan, yahut onun anlattığına kulak vermeden, kendileri de anlayamazdı ki bütün bunları…

 

***

 

Onun gelişiyle sevinen sadece biz değildik.

Âlemde ne varsa, hepsinin de onunla bir alâkası vardı.

Çünkü hepsini birden gerçek kimliğiyle, yüksek rütbesiyle gösteriyordu akıl sahiplerine.

Onlar başıboş değildi, tesadüf oyuncağı değildi, birbirine ve bize düşman değildi.

Hepsi doğrudan doğruya Yer ve Gökler Rabbinden emir alan, Onun gösterdiği işleri yapan, Onu tanıyan, Onu tanıtan ve Onu zikreden memurlardı.

Hepsi de Âlemlerin Rabbine mensup olmanın şerefini taşıyordu üzerinde.

Kendilerini böyle tanıyan ve böyle tanıtan müjdeci geldiğinde, hepsinin de ona bir söyleyeceği vardı.

Onu karşılamak için yollara dizildiler.

Her birinin elinde, bir armağan paketi olarak, bir mucize vardı.

Onu sundu, onunla “Hoşgeldin” dedi Kâinatın Efendisine.

Ay yarıldı, kurtlar konuştu, taşlar dile geldi, bulutlar onu gölgeledi, sular parmaklarından çağladı.

Elinde zuhur eden mucizelerden her biri, âlemden bir varlık türünün ona sunduğu bir çiçek demetiydi.

 

**

 

rnh1-1

Onun gelişi, aynı zamanda, kâinatın yaratılış gayesinin de gerçekleştiğini müjdeliyordu.

Çünkü bir ağaçtı kâinat.

Önce atom parçacıklarından “çekirdekler” halinde yaratıldı.

Sonra çekirdekler çatladı.

Yıldızları, galaksileri, galaksileri filiz verdi.

Filizler büyüdü, ağaç oldu.

Derken kâinat ağacı irili ufaklı meyveler vermeye başladı:

Canlılar yaratıldı.

Meyvelerin en güzeli insan meyvesiydi.

Fakat güzelin de güzeli vardı.

Kâinat ağacı, en güzel ve en mükemmel meyvesini, Muhammed aleyhisselâm suretinde verdi.

Bütün bir kâinatın anlattığını onun gibi anlatan da yoktu, yaratılmışların bütün güzelliklerini onun gibi kendisinde toplayan da.

Onun için, o geldiğinde, kâinat da yaratılış gayesine kavuşmuş oldu.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı yazın