-XI-

Risale-i Nur’un üç rüknünden üçüncüsünü teşkil eden Nur talebeleri, kıyamete kadar devam edecek bir hakikati ifade etmekle birlikte, onlardan saff-ı evvel olanların ayrı bir mazhariyet sahibi olduklarında şüphe yoktur. Kader onları Bediüzzaman Said Nursî ile beraberce bir dâvâyı omuzlamak üzere görevlendirmiş ve bu yolda onların omuzlarına son derece ağır yükler yüklemiştir. Bu, bir senaryonun oyuncularıyla birlikte yazılması demektir. Bediüzzaman Barla’ya ayak bastığında, onlar sırasıyla meydana çıkmış ve senaryoda kendilerine verilmiş olan rolleri üstlenmişlerdir.

Kim Bediüzzaman’a kâtiplik yapacak? Kim onu evinde misafir edecek? Kim en yüksek seviyedeki ilmî derslerde ona muhatap olacak da bir hazinenin kapılarını sualleriyle açacak? Kim yazılan risaleleri tebyiz edecek, kimler Anadolu’nun dört bir yanına ulaştıracak? Bediüzzaman tevkif edilip her türlü ihtilâttan men edildiğinde, onun vazifesini kimler aralarında taksim ederek hiçbir aksamaya meydan vermeden iman hizmetini devam ettirecek? Kimler bu hizmetin esaslarını en kutsal bir emanet olarak Bediüzzaman’dan alacak, öğrenecek, bütün zerrelerine sindirecek ve fenâ fi’n-Nur hakikatine mazhar olarak bu emaneti sapasağlam bir şekilde sonraki nesillere taşıyacak? Bütün bunlar Kader kitabında tek tek yazılı idi ve her görev, onu lâyıkıyla omuzlayabilecek kişilere tevdi edilmişti.

İnsibağ ve in’ikâs

Onlar, Bediüzzaman ile birlikte çok büyük bir dâvânın yükü altına girmişlerdi. Fakat insan takatini aşan bu ağır yükün karşılığında, rahmet-i İlâhiye onlara Bediüzzaman gibi bir allâmenin sohbetine mazhariyet şerefini bahşetmişti. Bu mazhariyet, Bediüzzaman’ın “insibağ ve in’ikâs” olarak nitelediği bir sırrın zuhuruna vesile oluyor ve bu sır vasıtasıyla, Üstad ile talebeleri arasında maddî sebeplerin hiçbir surette açıklayamayacağı, ancak maneviyat ehlinin aşina olduğu bir feyiz alışverişi cereyan ediyordu.

Kitaptaki Üstad

Gerçi daha sonra bu sırrın Risale-i Nur sayfalarında da bir derece tezahür ettiğini, Bediüzzaman’ın ifadelerinden anlıyoruz. Son yıllarında kendisiyle görüşmek için gelip de görüşemeyenlere dair mektuplarında “Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz” diyordu Bediüzzaman. Risale-i Nur’u okumaya devam eden ve onun mesleğine sadakatle bağlı bulunan kimseler de bu gerçeği itiraf edecekler ve okudukları kitabın sayfalarından kendi âlemlerine esrarengiz bir feyiz akışının varlığını dile getireceklerdir. Dünyanın ücra köşelerinden birinde eline bir Risale geçen insanların kimseden bir talimat veya işaret almaksızın kendiliğinden bir medrese-i Nuriye açmak gibi faaliyetler içine girmesini hiç kimse daha başka bir şekilde izah edemez. Bununla birlikte, bizzat Bediüzzaman’ın dizi dibinde oturup ondan ders almış kimselerin bu “insibağ ve in’ikâs” hususunda diğerlerinden çok daha fazla bir nasip sahibi olduğunda şüphe yoktur. Özetle:

  1. Bediüzzaman ve eserleri, Nur talebeleri için bir feyiz kaynağıdır. Risale-i Nur vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet etmeyi en mühim hayat gayesi olarak benimsemiş bulunan ve bu eserleri düzenli olarak mütalâa eden kimseler, maneviyat ehlinin aşina oldukları “insibağ ve in’ikâs” hakikatine mazhar olurlar.
  2. Ancak bu feyze mazhariyette derece farklılıkları vardır. Bu hususta en büyük derece de, hiç şüphesiz, Bediüzzaman’ın hayatında ondan bizzat ders almış ve ona yıllarca bu çileli yolda refakat etmiş olanlara aittir.
  3. Risale-i Nur’un bu özelliği, Bediüzzaman’ın “veraset-i Nübüvvet” ve “velâyet-i kübrâ” tabirleriyle yad ettiği bir hakikatle doğrudan ilgilidir. Bu bakımdan, onun satırlarından süzülen böyle bir tesiri, gerek ondan ilhamen, gerekse ona rekabet hissiyle yazılmış olan başka eserlerde aramak beyhude bir gayret olur. Bu hükmün gerçekliğini tecrübe etmek isteyecekler için de meydan her zaman açıktır; dileyen tecrübesini yapar ve boyunun ölçüsünü alır.

[Devam edecek]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here