Bir önceki bölümde temas edildiği gibi, Risale-i Nur, aşina olmadığımız kavramlarla bizi tanıştırır. Bizi, bugün içine hapsolup kaldığımız dar bir dünyadan alır, son derece geniş ve zengin bir âleme götürür, o âlemin zenginlikleriyle tanıştırır.

Sözlüklerimizde karşılığı bulunmayan bu zengin kavramlarla aşina olmanın bir yolu varsa, o da, Risale-i Nur’un dilini, tıpkı ana dilimizi öğrenir gibi öğrenmektir.

Nasıl ki, biz dünyaya gözümüzü açtığımızda, daha evvel hiç görmediğimiz ve bilmediğimiz eşyalar ve kavramlarla karşılaşmıştık.

Ve bu eşyaları ve kavramları, “yaşayarak” öğrenmiştik.

Risale-i Nur’un talebeleri de, bu eserler vasıtasıyla gözlerini açtıkları o muhteşem âlemin zenginliklerini, Risale-i Nur tefekkürüyle yaşayarak öğrenirler. Onu devamlı okuyarak o doyumsuz üslûbu tekrar tekrar zevk ederken, bir yandan da, her biri farklı bir âlemin kapısını açan kelimelerin değişik yerlerde kullanılışlarıyla da karşılaşırlar. Böylece, zaman içinde, adeta “kendiliğinden” denecek bir doğallıkla, o kelimelerle ve Risale-i Nur’un diliyle aşinalık kazanmış olurlar.

Bu sebeple, Risale-i Nur’un diliyle aşinalık kazanmanın en emin ve kestirme çaresi, onun Âyetü’l-Kübrâ gibi temel eserlerinden birini devamlı okumaktır.

Eğer bu eserleri okurken, insan, bir iman neş’esini yaşamaya başlamışsa, Risale-i Nur’un dilini de çözmüş demektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here