Bediüzzaman, iki türlü şeriatın varlığına dikkat çeker. Bunlardan biri “fıtrî şeriat”tir ki, Allah’ın kâinata koymuş olduğu kanunların toplamından ibarettir. “Tabiat” veya “doğa” adıyla anılan şey budur ve Allah’ın irade sıfatından gelmektedir.

Diğeri ise kelâm sıfatından gelen şeriattir ki, yaygın anlamıyla şeriat olarak bilinen şey budur. Bu da, insanların iradeli fiillerini düzenleyen İlâhî kanunların toplamıdır.

Başka bir tabirle, bu şeriatlerden biri “büyük insan” olan kâinatın durum ve hareketlerini, diğeri de “küçük âlem” olan insanın ef’âl ve ahvalini tanzim eder. İki cihan saadetini hedef alan bu ikinci şeriat, diğeriyle öylesine mükemmel bir uyum içindedir ki, kâinatı yaratıp idare eden Zâtın eseri olduğunu apaçık gösterir.

Şeriat, siyaset de dahil olmak üzere hayatın bütününü kapsamakla birlikte, büyük kısmı ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete dair meselelerden ibarettir. Önceki peygamberlere verilen şeriatlerin hükümlerinde zaman ve zemine göre birtakım farklılıklar görülmüş; meselâ birinde yasaklanan şeyin diğerinde serbest bırakıldığı olmuştur. Ancak insanlık tek bir dinin terbiyesi altında birleşecek bir duruma erişince farklı şeriatlere ihtiyaç kalmamış, daha önceki kitapların ve dinlerin bütün güzelliklerini kendisinde toplayan Kur’ân ve İslâmiyet gönderilmiş ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlar bu dinin şeriatine uymakla yükümlü tutulmuştur.

İnsanlar gerek İslâmiyetin kanunlarından ibaret olan şeriate, gerekse tabiat kanunları olarak bildiğimiz fıtrî şeriate itaat etmekle yükümlüdürler. Şu farkla ki, bunlardan birine itaatin mükâfatı ve itaatsizliğin cezası büyük ölçüde âhirette, fıtrî şeriatinki ise bu dünyada görülür.

***

O zât (a.s.m.) öyle bir şeriat, bir İslâmiyet, bir ubudiyet, bir dua, bir davet, bir iman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünki ümmî bir zâtta zuhur eden o şeriat,; ondört asrı ve nev’-i beşerin humsunu, âdilâne hakkaniyet üzere, müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.

Hem ümmî bir zâtın, ef’al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet; her asırda üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafatı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.

— 7. Şua

***

Şeriat doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutlaka noktasında hitab-ı İlahînin neticesidir. Tarîkatin ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri hükmüne geçer. Yoksa daima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler. Neticeleri, şeriatın muhkematıdır. Yani: Hakaik-i şeriata yetişmek için, tarîkat ve hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar hükmündedir. Git gide en yüksek mertebede, nefs-i şeriatta bulunan mânâ-yı hakikat ve sırr-ı tarîkata inkılâb ederler. O vakit, şeriat-ı kübranın cüzleri oluyorlar. Yoksa bazı ehl-i tasavvufun zannettikleri gibi, şeriatı zahirî bir kışır, hakikatı onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir.

Evet şeriatın, tabakat-ı nâsa göre inkişafatı ayrı ayrıdır. Avam-ı nâsa göre zahir-i şeriatı, hakikat-ı şeriat zannedip, havassa münkeşif olan şeriatın mertebesine “hakikat ve tarîkat” namı vermek yanlıştır. Şeriatın umum tabakata bakacak meratibi var.

— 29. Mektup

***

Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi’ değildir. Tâbi’, ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet ancak kudrettedir.

Yahut nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudûr eden ef’al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudûr eden ef’al arasında bir nizam ve bir intizamı îka’ eden İlahî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh şeriat ile devlet nizamı, makul ve itibarî emirlerden oldukları gibi; tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta cari olan âdetullahtan ibarettir.

Amma tabiatın bir mevcud-u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve talim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, “Aralarındaki o nizamı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuddur” diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathî ve tebeî bir nazarla, devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u haricî olduğuna ihtimal verebilir.

Hülâsa: Tabiat, Allah’ın san’atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes’eleleridir. Kuva dahi, o mes’elelerin hükümleridir.

İşaratü’l-İ’caz ( 90 )

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here