31 Mart sonrasında Divan-ı Harb-i Örfîdeki beraatle sonuçlanan yargılanması sırasında “Sen şeriat istemişsin” ithamına karşılık Bediüzzaman “Şeriatin bir meselesine bin ruhum feda olsun” diye cevap veriyor, ama hemen ekliyordu:

“Fakat ihtilâlcilerin istediği gibi değil.”

Çünkü Bediüzzaman Said Nursî’nin şeriatten anladığı ve anlattığı şey, asık yüzlü ve astığı astık, kestiği kestik bir yönetim tarzı değil, tam tersine, insanlığa huzur ve saadet getiren ve onlara hak ve hürriyetlerini kazandıran, onlara insan gibi yaşamayı öğreten bir medeniyet anlayışı idi. Ve, daha önce de temas edildiği gibi, şeriatin neredeyse tamamına yakın denecek kısmı, ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete dair meselelerden ibaretti.

Şeriat-i garra kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir” diyordu Bediüzzaman. Bu dinin kaideleri ve Sünnet-i Seniyyenin prensipleri tamamlanıp kemalini bulduktan sonra onu beğenmeyerek yeni icadlar peşinde koşmak ve ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, İslâm dinine karşı cinayet demek olurdu.

Bununla beraber, Avrupa kaynaklı bazı kanunlar ülkede yürürlüğe sokulduğu zaman, Bediüzzaman’ın yöneticilere gösterdiği yol, “bunları zamanın icabı olarak muvakkaten kabul etmiş olmak” şeklindeydi. Bunu, Eskişehir Mahkemesindeki müdafaasında, “Ben hükûmet-i Cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum” sözleriyle ifade ediyordu. Zira bu memleket bin senedir İslâmla yoğrulmuş, mezartaşlarına varıncaya kadar herşeyiyle Müslümanlığını âleme ilân eden bir diyar-ı İslâm idi. Uzayıp giden tarihin akışı içinde bazı dönemlerin gelip geçici rüzgârları sebebiyle bu ülke bu temel vasfını kaybedecek değildi.

Bediüzzaman, daha sonraki yıllarda, devletin ileri gelenlerine gönderdiği yol gösterici mektuplarda da hep devletten ve hükûmetten “devlet-i İslâmiye, hükûmet-i İslâmiye” olarak bahsetmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here