Dünya hayatını ön plana almak, dünya hayatında tatminsizlik ve huzurluğun başlıca sebebidir. Eğer bu dünya hayatında mutluluk aranıyorsa, bu, ancak onu âhiret hayatına tâbi kılmak suretiyle mümkün olabilir. Bediüzzaman, bu tesbitini eserlerinin birçok yerinde çeşitli şekillerde tekrarlar.

İnsanın bu dünya hayatı için yaratılmadığını gösteren başlıca özelliği, onun geçmişi ve geleceği kucaklayan aklı, hayalgücü, arzuları ve yetenekleridir. Bu yeteneklerini bütünüyle dünyaya yönelttiğinde, insan hayattan bir serçe kuşunun aldığı lezzeti alamaz. Dünyanın fâniliği, ölüm ve ayrılıklar insanın her türlü zevk ve safasını acılaştırır.

Oysa iman ve İslâm dairesi içinde bir hayat sürerek dünyada ve âhirette mutluluğu kazanmanın yolu hiç de zor değildir. İnsan, günün 24 saatinden sadece bir saatini beş vakit namaza vermek, yaşayışında Allah’ın çizdiği helâl-haram sınırlarına riayet etmek gibi birkaç basit işlemle, bütün hayatını bir ibadet haline çevirebilir, sayılı ömür dakikalarını ebedî hayattaki mutluluğuna sermaye yapabilir.

Bediüzzaman “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfidir” der. Bu genişlik içinde insanın hiçbir huzursuzluğa kapılmadan ağız tadıyla bir hayat sürmesi mümkündür. Üstelik, Risale-i Nur’dan aldığı iman dersleriyle kâinata Kur’ân’ın gözüyle bakmayı öğrenmiş bir mü’min, bu dünyada Yer ve Gökler Rabbinin aziz bir misafiri olarak ağırlandığını bilir ve bu bilincin hazzını hergün tekrar tekrar yaşar. Zaten Risale-i Nur’un en önemli bir özelliği, inkârda manevî bir Cehennem tohumunun, iman ve İslâmiyete de manevî bir Cennet çekirdeğinin saklı bulunduğunu bilfiil göstermesi ve talebelerine Cennet hayatının manevî ve ruhanî hazlarını daha bu dünya hayatında iken tattırmasıdır.

***

Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billâhtır.

Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır.

Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.

Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz.

Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptelâ olur.

Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev’-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?

İşte bu âvâre nev’-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada, insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar.

Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

— 20. Mektup

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here