“Kalem-i kudret, âlemin kitab-ı kebîrinde ne yazmışsa, icmalini mahiyet-i insaniyede yazmıştır” der Bediüzzaman. Esas itibarıyla, Risale-i Nur’un bütün bahisleri, aynı zamanda, insanın Yaratıcı katında kâinat kadar kıymete sahip olduğunu gösteren bahislerdir.

Âlemlerin Rabbi, insanı, bütün kâinatta tecellî eden isimlerinin tamamına ayna olabilecek bir kabiliyette yaratmıştır. Onu kendisine mütefekkir bir muhatap olarak seçmiştir. Göklerde ve yerde serilmiş bütün İlâhî sanat eserlerini tanıyacak, maddî ve manevî bütün nimetleri tadıp anlayacak duygu ve yeteneklerle donatmıştır. Onu meleklerine üstün kılmış ve bütün mahlûkatının tesbihatını anlayacak, tercüme edecek ve kendi namına Yer ve Gökler Rabbine takdim edecek bir hilâfet vazifesiyle şereflendirmiştir.

Şu kadar var ki, insan, kendisine tevdi edilmiş olan bu istidatları geliştirmek üzere bu dünyaya gönderilmiş; bunun için de önüne iki yol açılmıştır. İnsan, kendi cüz’î iradesiyle bu iki yoldan birini seçerek ya mahlûkatın en üstünü mertebesine yükselecek, ya da en aşağı bir duruma düşecektir.

İnsan ve kâinat birbiriyle o kadar ilişkilidir ki, Bediüzzaman, kâinatın yaratılışındaki en önemli maksat olarak, insanın küllî ubudiyetini zikreder.

Buna karşılık, insanın en büyük hedefi de, o küllî ubudiyete ulûm ve kemalât ile yetişmektir. İnsan ile diğer varlıkların dünyaya gelişlerindeki fark da bunu gösterir. Zira diğer varlıklar, sanki başka bir âlemde eğitilmişçesine bu dünyaya gelirken, insan hiçbir şey bilmez bir durumda doğmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki, insanı bu dünyada bekleyen şey, kendisini bütün mahlûkatın üzerine çıkararak Âlemlerin Rabbine muhatap edecek bir eğitimdir.

***

İnsan, şu kâinata geldikten sonra iki cihetle ubudiyeti var:

Bir ciheti, gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri, hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.

Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.

Sonra, esma-i kudsiye-i İlâhiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî’ san’atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.

Sonra, her biri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.

Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sayfalarını, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.

Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve lâtif san’atları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal’inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni’-i Zülkemal’inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.

İkinci Vecih, huzur ve hitap makamıdır ki, eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni’-i Zülcelâl, kendi san’atının mu’cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.

Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.

Sonra görüyor ki: Bir Mün’im-i Kerim, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile, cihazatı ile şükür ve hamd ü sena eder.

Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: “Allahü Ekber, Sübhanallah” deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.

Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, ta’zim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.

Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san’atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil: “Mâşâallah” diyerek takdir ile, “Bârekâllah” diyerek tahsin ile, “Sübhanallah” diyerek hayret ile, “Allahü Ekber” diyerek istihsan ile mukabele eder.

Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktarında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz’an ile, şehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.

İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.

— 23. Söz

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here