Evvelki toplumlara ayrı ayrı peygamberler farklı şeriatlerle gelmişti. İnsanlar tek bir peygamberden ders alacak seviyeye geldiğinde, İslâm dini kıyamete kadar yegâne din olarak kalmak üzere gönderilmiştir. Ancak insanlık âlemi bütünüyle tek bir hayat tarzını takip edecek durumda da olmadığından, dinin aslında değil, teferruatında farklılıklara ihtiyaç doğmuştur. Bundan da farklı mezhepler doğmuştur.

Farklı mezhepler, teferruatta birden fazla doğrunun olabileceğini kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu durumu Bediüzzaman şöyle açıklar:

“Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır, tıbben vaciptir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır.”

Meşhur dört mezhebin yayıldığı toplumlara bakıldığında, gerçekten de “su” misalinin hakikati bu mezheplerin hükümlerinde görülmekte ve o toplumda şeriatin ruhuna en uygun hareketin o mezhep hükümlerinde bulunduğu anlaşılmaktadır. İçtihad Risalesi adlı Yirmi Yedinci Sözün Hâtimesinde bu konu örnekleriyle açıklanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here