Evliyanın en büyüğü dahi niçin fazilette Sahâbeye yetişemez? Bediüzzaman, bu sorunun cevabını Yirmi Yedinci Sözün Zeylinde konuya birkaç yönden yaklaşmak suretiyle verir.

Sahâbîler, herşeyden önce, Peygamberimizle bizzat görüşmek, onun sohbetinde bulunmak ve onunla beraber yaşamak suretiyle, “sohbet-i Nebeviye” denen bir feyze mazhar idiler. Bu öyle bir feyiz idi ki, kızını canlı canlı toprağa gömecek kadar katı kalpli bir adam, bir saatlik sohbetten sonra karıncaya ayak basamaz hale gelir; yahut cahil ve vahşî bir adam, bir gün Peygamberimizin sohbetinde bulunduktan sonra uzak ülkelere gider, onlara mürşid olurdu.

Hem Asr-ı Saadette pek büyük bir inkılâp vücuda gelmiş, hayır ve şerrin ortası iyice açılmış, bütün iyilikler bir tarafta, bütün kötülükler de karşı tarafta kalmıştı. Hayır tarafında bulunan Sahâbîler ise, bütün duygu ve yetenekleriyle iyiliğe müştak ve kötülükten nefret eder halde idiler. Bu durum, onların kabiliyetlerini başkalarıyla mukayese edilemeyecek bir şekilde inkişaf ettiriyordu.

Ayrıca, İslâmiyetin tesisi ve yayılışında onlar asırların hizmetini birkaç seneye sığdıracak kadar büyük gayret göstermişler, âdetâ hizmetlerinin her ânını bir askerin şehadet şerbetini içtiği andaki hali içinde geçirmişlerdi.

Üstelik onlar, Hz. Peygamberi (a.s.m.) sadece bir beşer suretinde görmüşler, bütün dünyanın ona cephe aldığı bir zamanda, ona öyle bir bağlılıkla iman etmişlerdi ki, bütün âlem karşılarına çıksa imanlarını sarsmıyordu. Bediüzzaman, bu durumu, Sahâbeye üstünlük iddia eden adamların, en küçük bir Avrupa filozofunun sözüyle şüpheye düşen imanlarıyla mukayese eder! Bediüzzaman’a göre, zamanımızda Sahâbeye üstünlük iddiasının asıl hedefi, dinin esaslarını değiştirmek için yolu açmaktır. Çünkü öylelerinin önündeki en büyük engel, dinin zaruriyatını büyük bir sorumluluk duygusuyla muhafaza eden ve sonraki nesillere sıhhatli bir şekilde ulaştıran Sahâbîlerdir; onlar bir şekilde bertaraf edilir yahut tesirleri kırılırsa, dinin her türlü meselesine rahatlıkla el atıp istedikleri şekli verebileceklerini hesaplamaktadırlar!

***

Bir zaman kalbime geldi: Niçin Muhyiddin-i Arabî gibi harika zatlar Sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra, namaz içinde 1 سُبْحَانَ رَبِّىَ اْلاَعْلٰى derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke birtek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyiydi.” Namazdan sonra anladım ki, o hatıra ve o hal, Sahâbelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır.

 

Evet, Kur’ân-ı Hakîmin envârıyla hasıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimaîde ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken, şerler bütün tevâbiiyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla; ve hayır ve kemâlât bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyiç bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakatını turfanda ve taravetli ve taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi, o inkılâb-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyâtını, letâif-i mâneviyesini uyandırmış. Hattâ, vehim ve hayal ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binaen, bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyar olan Sahâbeler, envâr-ı imaniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimât-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.

 

Halbuki, o infilâk ve inkılâptan sonra, git gide letâif uykuya ve havâs o hakaik noktasında gaflete düşüp, o kelimât-ı mübareke, meyveler gibi, git gide ülfet perdesiyle letafetini ve taravetini kaybeder. Adeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla ancak evvelki hali iade edilebilir. İşte, bundandır ki, kırk dakikada bir Sahâbenin kazandığı fazilete ve makama kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.

— 27. Söz’den

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here