-IX-

Risale-i Nur’u okuyarak onun cazibesine tutulanlar, sadece bir metni okuyup durmakla kalmıyorlar, onunla bir formasyon kazanıyor ve daha sonraki yıllarda “Nur talebesi” olarak anılacak bir kimliğe bürünüyorlardı.

Kimdi bu Nur talebeleri? Özellikleri neydi? İnsanlar hangi vasıfları kazanınca Nur talebesi olarak anılmaya başlıyordu?

Bu soruların cevabını, Bediüzzaman, Barla Lâhikasının başında, bütün Nur talebelerine model olarak gösterdiği Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin şahsında, üç özellik halinde veriyordu:

Bu iki zât hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hassası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.

 

Birinci hassa: Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Adeta cesetleri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir.

 

İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice‑i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakaik-i imaniyeye hizmet olduğunu telâkkileridir.

 

Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese‑i Kur’âniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.

İşte bunlar, bir insanı “hizmet-i Kur’ân’da Said Nursî’nin arkadaşları” arasına alan ve ona talebelik ve kardeşlik vasfını kazandıran özelliklerdir. Fakat bu özellikler, bir insanın hobi olarak yürüteceği bir işi değil, başlı başına bir hayat tarzını tarif etmektedir. Çünkü ikinci hassada belirtildiği gibi, Nur talebesinin hayattaki en büyük gayesi, artık bu eserler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmetten ibarettir.

Kur’ân’a hizmetin elbette ki pek çok yolları vardır; Nur talebelerinden başka Kur’ân’a hizmet eden daha pek çok kişiler ve topluluklar da olmuştur ve olmaya devam edecektir. Ancak Nur talebelerine özelliğini veren şey, bu hizmeti Risale-i Nur vasıtasıyla ve Risale-i Nur’un çizdiği metodlar içerisinde gerçekleştirmeleridir.

Fıtrî vazife

Bir Nur talebesi için Risale-i Nur vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet etmek, arının bal yapması, kuşun uçması, koyunun süt vermesi gibi fıtrî bir vazife haline gelmiştir. Onlar ancak bu gaye için yaşarlar; diğer hayat gayeleri, bu ana gayenin etrafında, daima ona hizmet edecek ve onu kolaylaştıracak şekilde yerlerini alırlar. Hattâ, hakikî bir Nur talebesini başkalarından ayırt eden en önemli özelliğin bu olduğunu söyleyebiliriz.

Bu tesbit, Risale-i Nur hakkında ileri sürülen fikir, teklif ve teşebbüsleri değerlendirmek hususunda da bize yol gösterecektir. Daha önce de temas ettiğimiz gibi, Bediüzzaman’ın “veraset-i Nübüvvet” olarak nitelediği bu yol, metod ve kaideleri belirlenmiş olan bir yoldur. Bu yolu bir hayat tarzı olarak benimseyenler, kendilerini hizmetten hizmete koşturacak şevk ve enerjinin kaynağını, okudukları hakikatlerin bizzat kendisinde bulurlar.

İhlâsın en saf hali

Onlar, Risale-i Nur’dan en önemli ders olarak ihlâs dersini almışlardır. Bu yüzden, başarı peşinde koşmazlar; şöhret, alkış, kalabalık, nüfuz, itibar gibi şeyler gözlerinde bir pul kadar değer taşımaz. Dünyanın hiçbir şaşaasına, hattâ büyük kitlelerin Nur dairesine girmesi gibi muazzam neticelere dahi göz dikmezler, böyle gayeler uğruna hizmetlerinin en küçük bir teferruatını bile feda etmezler. Âhirete ait neticeler dahi onlar için bir gaye olmaz; çünkü onların kalbi, Risale-i Nur’dan aldıkları şefkat dersinin neticesi olarak, sadece ve sadece muhtaç insanlara bu nurlu hakikatleri ulaştırıp onların dertlerine deva olmak arzusuyla doludur. Hattâ, yukarıdaki satırlarda, bu arzunun karşı konulamaz bir seviyede oluşuna işaret edilmiş ve “iştiyak” tabiri kullanılmıştır.

[Devam edecek]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here