Bir Cuma sabahı ezanı dinledikten sonra “felâh” çağrısına icabet eden Bediüzzaman Hazretlerinin talebesi Said Özdemir, Üstad ile ilk görüşmesini ve neşir hizmetlerine başlamasını anlatıyor. Necmeddin Şahiner’in Son Şahitler’inden:

Ben Hicaz’a gitmek istediğimi söyleyince “Niye?” diye sordu. “Efendim” dedim, “memleketin halini görüyorsunuz. Gittikçe daha fenalaşacak. Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de” dedim.

“Kardeşim”, dedi, “Ben orada olsam buraya gelirdim. Alem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye’dir. Bu kilit bu kapıyı Âlem-i İslâm üzerine açar. Kat’iyen buradan gitmek için izin yok” dedi.

Daha sonra, “Atıfı (Ural) tanıyor musun?” dedi. “Yok” deyince, “Onunla tanış ve hemen hizmete başla” dedi. “Peki” dedim.

Mecmuatü’l-Ahzâb’ı da beraberimde getirmiştim. “Bu ne?” dedi. “Biliyorsun ben hediye kabul etmem.”

Ben de, içinde Mecmuatü’l-Ahzab olduğunu, içindeki Celcelutiye’de Süryanice isimler bulunduğunu, bunları kendisinden ders almak için kitabı getirdiğimi söyledim. Üstad, “Sonra onları yaparsın” dedi.

Ankara’ya döndükten sonra Atıf kardeşle tanıştık (1952). Yeni yazıyla Onuncu Söz’ün teksirini yapıyordu.

Sonradan Isparta’ya gittiğimizde, Üstad Büyük Sözler’i matbaada basmamız için verdi. Sözler daktilo edilmiş  dosyalar halindeydi. “Maya (sermaye) yaparsınız” diye 600 lira verdi.

İlk defa Sözler’i Ankara’da Ayyıldız Matbaasında bastırdık. Daha sonra Doğuş Matbaasına geçtik. Matbaa ile öyle haşir neşir olduk ki, orada yatıp kalkıyorduk.

Kitap, formalar halinde Üstada gidiyordu. Üstad tashih ettikten sonra biz basıyorduk. Tashih şu şekilde yapılırdı: Kardeşlerden biri yeni yazı ile yazılmış kitabı okuyor, Üstad da takip ediyor, yanlış varsa düzelttiriyordu.

Formalar için Üstad çok seviniyordu. Kim getirirse getirsin, derhal içeri alıyordu. Sözler’i ciltletip Üstada götürdük. Üstadda bir annenin çocuğuna kavuşma sevinci vardı. “Ben vazifemi yaptım, gözlerim arkada kalmaz” diyor, gözleri yaşarırcasına seviniyordu. Fiyatını sorup kendi  eseri olan bu kitaba çıkarıp 25 lira verdi. Ve “Her 25 lirayı verene bu kitabı vermeyin, 25 kişiye okutacağım diyene verin” dedi.

Üstadla birçok defa görüştük. Görüşmelerimizde hep neşriyatın ehemmiyetini ve nasıl yapılması lâzım geldiğini anlatıyordu.

Bir defasında Mektubat’ı basıyorduk. “Mu’cizat-ı Ahmediye’yi ayrı basalım” dedim. Üstad ise, “Bu diğeriyle bir kuvvet teşkil eder, ayrı basmayın” dedi. Rumuzat-ı Semaniye’de Vahhabiler hakkındaki kısmı da basmamamızı söylemişti. Biz de basmamıştık.

Sonra Lem’alar, İşâratü’l-İ’caz ve Tarihçe-i Hayat’ı basmamız için verdi. Tarihçe-i Hayat’ın basılmasından dolayı bizi mahkemeye verdiler. En son, Üstadın, “Said meşveretle neşredebilir” dediği Sikke-i Tasdik-i Gaybi’yi bastık. O zaman Üstad Ankara’ya geldi. Beyrut Palas’ta kaldı. Orada Sikke-i Tasdik-i Gaybî için “Bunun hasların haslarına verin” buyurdu. Yani herkese vermememizi söylüyordu. Sikke-i Tasdik-i Gaybînin basılması üzerine bizi içeri aldılar, 33 gün içeride kaldık.

***

— Necmeddin Şahiner, Son Şahitler: 4

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here