Bu akşam rahmet-i Rahmân’a kavuşan Mehmed Kırkıncı Hocaefendi’yi, Ömer Özcan, “Ağabeyler Anlatıyor” adlı kitap serisinin ikincisinde uzun uzun anlatıyor. Kırkıncı Hoca’nın Üstad’ı ilk olarak hocalarından nasıl işittiğini anlatan ve daha sonra da Üstad ile ilk karşılaşmasını tasvir eden satırları aşağıya alıyoruz:

***

Küçüklüğümde, köyümüzün büyükleri arasında Bediüzzaman lâkabıyla şöhret bulan zâttan sık sık söz edilirdi. 1940’da şehre gelince şehir halkında da aynı muhabbeti, yani Bediüzzaman sevgisini görmüştüm. Orada da Bediüzzaman’ın kahramanlıkları, kerâmetleri dilden dile dolaşıyordu. Bu bende büyük bir merak ve alâka uyandırmıştı.

Tahsil hayatımda ilk hocam, Mustafa Necati Efendi’dir. Kendisinden 1941-1946 seneleri arasında ders aldım. Her zaman Bediüzzaman’dan bahseder, takdir ve hürmetle onun kahramanlıklarını ve dehâ derecesindeki zekâsını anlatırdı.

İkinci hocam, 1946’dan sonra ders aldığım Hacı Faruk Bey de aynı şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin ilmini, meziyetlerini hep anlatırdı. Kendisi hem din hem de fen ve felsefede derin bir vukufiyete sâhipti. Bediüzzaman’ın Erzurum’a ilk gelişinde bir ay hizmetini yapmış. Derdi ki: “O, sohbetlerinde bu asrın hastalık ve ızdıraplarını hakkıyla teşhis ederdi. O’nun bu mümtaz meziyetleriyle, istikbalin mânevî hekimi olacağını tâ o zamanlar hissetmiştim.”

Üçüncü Hocam, Solakzâde Sâdık Efendi de Bediüzzaman Hazretlerinin tam bir hayranı idi. Kendisinden 1948-1951 yılları arasında mantık, usûl-ü fıkıh ve ilm-i kelâm derslerini aldım. Bu hocam derdi ki: “O, nâdirü’ül-vücûd bir insandır. İlmin ve irfanın zirvesindedir. Ruhunda büyük bir cihad aşkı vardır. Onda bu memleketin terakkisine mâni bütün engelleri aşacak bir istidat görünüyordu. Kendisinin Erzurum’da kaldığı müddetçe bir çok sohbetinde bulunmuştum.”

Dördüncü Hocam, Nâdir Efendi ise –Şarkın tanınmış âlimlerinden biridir– diğer hocalarıma göre Bediüzzaman’ın hem Eski Said, hem de Yeni Said dönemlerini daha iyi biliyor ve şöyle diyordu: “Ben Seyyid Şerif-i Abdülkahir Cürcaniyi, Taftazaniyi; İbn-i Sina, Aristo gibi mantık üstadlarının eserlerini de okudum. Bediüzzaman’ın İşârat-ül İ’caz’ını okuduktan sonra, bu belagat dâhilerinin sezemediği bir çok nokta ve nükteleri hârikulade bir şekilde Bediüzzamanın keşfetmiş olduğunu gördüm. Kızıl İ’caz isimli eserini tam bir yıl tedkik ettim, onda serdedilen kaideleri Aristo ve İbn-i Sina gibi mantık üstadlarının tasavvur bile edemediklerini anladım” derdi.

İşte, Bediüzzaman hakkında hocalarımdan edindiğim bu malûmatlar ile, ruhumda şiddetli bir arzu ile onu tanımak ve okumak ateşi yandırmıştı. İlk defa Hocam Nâdir Efendi’den Münazarat kitabını alarak okudum. Çok etkilendim ve çok istifade ettim. Orada geçen Van, Horhor Medresesi tâbirleri kalbime bir kemend attı ki, oraları ziyâret etmek iştiyak ve heyecanı içimde uyandı. Daha sonra Üstadın diğer eserlerini okumaya devam ettim. Van, Horhor, Erek Dağı, Zernebat.. ziyâretlerimi gerçekleştirdim, oradaki taleberiyle tanıştım. Onların hâtıralarını dinledim ve gördüm.

***

ÜSTAD’I ZİYARET ÂNI

Salon oldukça sade idi. Yere serilen halılar, tahta zemini bile tam örtmemişti. Oturacak tahta bir divandan başka bir şey yoktu. Duvarlar çıplaktı. Fakat sultan saraylarında bile bulunmayan derûnî bir hava vardı, huzur vardı. Bütün yorgunluklarımı unutmuştum.

Kapı hafifçe aralandı, gönlümün semasına nurlu bir dolunay doğmuştu.. Bediüzzaman teşrif buyurmuştu. Ayağa fırladık, ellerini öptük. Tebessümle “hoş geldiniz” dedi. Oturduk, Tâhirî Ağabeye okuması için yolda yazdığım mektubu verdi. Tâhirî Ağabey “Üstadımızın Cihan Harbinden önce Erzurum’a geldiğini, bir ay Kurşunlu Câmiinde kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu” söyledi. Sonra mektubu okudu. Üstadımız mütebessümane dinledi ve duada bulundular. Daha sonra Üstadımız Ankaradan getirdiğim Sözler formasını sürurla çevirmeye başladı. Bize dönerek “Risale-i Nur’lar, çok yakın bir zamanda baş tacı olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırları altınla yazılacak, radyo dili ile bütün dünyaya neşrolunacaktır…” diye işaretlerde bulundu. Daha sonra Risale-i Nurları okumanın ehemmiyeti üzerinde konuştu, nazarları eserlere teveccüh ettiriyordu. “Uzaklardan buralar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nurları okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum. Sizlerin hiç olmazsa yol paranızı vereyim” dediler.

Üstad’ı dikkatle dinliyor, kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi nezaket ve nezahet içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi. O’ndaki nûranî letafet, gönlümü feyziyle vecde ve ruhumu şevkiyle ihtizaza getirmişti. Yaşına rağmen delikanlı gibi zinde idi. Yorgunluk eseri görünmüyordu. Rengi hafif pembe, boyu ortanın üzerindeydi. Zarif bir endamı vardı. Dudaklarında letâfetli bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Ensesinden ve şakaklarından aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekmişti.

Formayı “Zübeyr oku!” diyerek uzattı. Zübeyr Ağabey edeble alarak okumaya başladı. “Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nûr nâr, iman küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsarlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima…” Okunan bu parça, sanki benim az önce sokaklardan geçerken yaşadığım hâlet-i rûhiyeme, suallerime ve istifhamlarıma kerametvârî bir cevap olmuştu. İçim tarifsiz bir heyecana kapılmış, hissiyatımda coşkun dalgalar husûle gelmişti.

Üstad daha sonra bizlere müteveccihen “Risale-i Nur, yalnız cüz’i bir tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor…” gibi mektublardan okuttu. Sonra Üstad kalktı ve bir nazar-ı tebessümle başımı okşayıp dua ederek tâltif buyurdu. Selâm vererek yanımızdan odasına doğru uzaklaşırken, maddî-mânevî varlığımı da peşinden sürüklüyordu.

***

Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor: 2

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here