İzafî adaletin görünmeyen yüzü

ÜMİT ŞİMŞEK

Sadece adalet-i mahzanın tatbikine imkân bulunmayan durumlarda istisnaî olarak uygulanabilecek bir ilke olan izafî adalet hayatımızın bir parçası haline geldiğinden, kural tersine dönmüş durumda: Artık izafî adalet mümkün olduğu müddetçe adalet-i mahzanın uygulanamayacağı telâkkisi bize daha âşinâ geliyor. Belli ki, bir süre sonra bugünü arayacağımız günler de gelecek, “Adalet olsun da izafîsinden oluversin” diye yakınmaya başlayacağız.

İzafî adaletin sakıncaları üzerinde çok söz söylenebilir, nitekim kulak veren olmasa bile söyleniyor da. Fakat onun görünen zararlarından başka, bir de için için işleyen bir tahribatı daha var ki, hem farkına varmamız, hem farkına varsak bile umursamamız, hem de umursayacak olsak bile tamirine teşebbüs etmemiz hiç de kolay olacağa benzemiyor.

Yüzlerce 28 Şubat mağdurunun yirmi yıldan fazla zamandır hapislerde çürümekte oluşu, işte bu tahribat cümlesindendir. İşin hazin tarafı şurada ki, bugün iş başında bulunanların da bir kısmı 28 Şubat’ın mağdurları arasındaydı; ülkenin bugünlere gelişinde belki onlar kadar emeği bulunan ve onlarla aynı mağduriyeti paylaşan insanların yirmi yıldır ailelerinden uzakta, dört duvar arasında bir hayat yaşıyor olmaları onların yüreğini hiç mi sızlatmıyor? Bu mağduriyeti ortadan kaldıracak imkân yıllardır ellerinde bulunduğu halde böyle birşeye teşebbüs dahi etmemenin duyarsızlıktan başka bir açıklaması var mıdır?

Haydi yöneticiler duyarsızlaştı diyelim, kamuoyu bu konuda çok mu duyarlı davranıyor? Sivil toplum kuruluşlarının ara sıra yaptıkları açıklamalardan başka ciddî ve ısrarlı bir tepkinin ortaya konduğunu hatırlıyor musunuz? Ve bu açıklamalar da medyada ne kadar yer buluyor, kamu vicdanında ne kadar yankılanabiliyor? Hiç şüphe edilmesin, eğer yöneticilerimiz lütfeder de çıkması beklenen af kanununa 28 Şubat mağdurlarını da dahil ederlerse, biz de olup biteni unutur, üstelik büyük bir mağduriyeti giderdikleri için affı çıkaranlara minnet ve şükranlarımızı bile sunabiliriz. Ama yirmi sene sonra imiş, ne önemi var? Bu sürenin büyük kısmını ikbal ve iktidarla geçirenler için o kadarcık bir zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiverir. Siz yirmi yılın ne demek olduğunu, nâhak yere demir parmaklıklar arkasına tıkıldığı zaman doğan çocuğunu ancak askerlik veya gelinlik çağına geldiğinde kucaklayabilmenin ne demek olduğunu bilenlere soracaksınız.

***

Mazlumların iktidar yüzü gördükten sonra değişmeleri tarihte ender rastlanan bir durum değildir. Kendisi de bir Rus Yahudisi olan Isaac Asimov, bu gerçeğe hemcinsleri üzerinden şu satırlarla işaret eder:

“Şimdi Sovyet Yahudileri İsrail’e kaçıyorlar; çünkü dinleri sebebiyle eziyete uğrayacaklarından korkuyorlar. Halbuki onlar da ayakları İsrail topraklarına değer değmez Filistinlilere karşı acımasız İsrail milliyetçilerine dönüşmüşlerdi: Bir göz kırpışta mazlumiyetten zalimliğe geçiş! . . . Putperest Roma ilk Hıristiyanlara zulmederken Hıristiyanlar hoşgörü istiyordu. Peki, Hıristiyanlık iktidara geçtiği zaman hoşgörü var mıydı? Ne gezer! Bu defa zulüm ânında yön değiştiriverdi.”[1]

FETÖ ile mücadelede gelinen nokta, yine aynı duyarsızlaşmanın işaretlerini veriyor. Gerçi devletin bu örgüt eliyle sahneye konan bir darbe teşebbüsü geçirdiği ve bu tehdidin de henüz bütünüyle bertaraf edilmemiş olduğu bir vakıadır; bu tehlike ise, büyüklüğü nisbetinde teyakkuz istemekte ve her alanda alınacak tedbirleri gerektirmektedir. Ancak tedbir ile cezayı, tamir ile tecziyeyi birbirine karıştırmamak şarttır. Aksi takdirde, düzeltiyorum zannıyla yapılan işler hiç umulmadık alanlarda bozulmalara ve tamiri imkânsız hasarlara yol açabilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü, dehşet verici bir örgütlenmenin bizi geri dönülmeyecek bir noktaya kadar getirmiş bulunduğunu ortaya çıkardı. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanının yaverlerine kadar en hassas mevkileri elde eden, devletin en mahrem sırlarını eline geçiren ve en amansız düşmanlarımızla açıkça işbirliği içinde bulunan bir örgütün hâlâ yeni hainlikler peşinde bulunduğunu dikkate almamak, hüsran ile son bulacak bir gaflet olur. Onun için, bu konudaki mücadelenin tedbir yönü, devletin hassas görevlerindeki personelin sıkı bir denetimden geçirilerek seçilmesi veya ayıklanması sonucunu ister istemez doğurmuştur. Ancak bu ayıklamalar, açık ve kesin deliller söz konusu olmadığı vak’alarda, hiçbir zaman tedbirin ötesine geçerek ceza seviyesine varmamalıydı. Oysa bu konudaki uygulamalar, birçok yerde, izafi adalet anlayışının vicdanları iyice duyarsızlaştırmış olduğuna dair işaretler vermektedir.

Bu tür itirazları dile getirdiğiniz zaman sizden örnek göstermeniz istenebilir. Oysa bir iki örnekle düzeltilemeyecek kadar yaygın bir uygulama söz konusudur; bu ise uygulamayı temelden düzeltmeyi gerektirmektedir. Bu yüzdendir ki, itirazlar için kurulmuş olan komisyon da kamu vicdanını tatmin etmekte çok yetersiz kalmış, kendisinden beklenen performansı gösterememiştir, zaten göstermesi de mümkün değildir. Bu, izafî adalet anlayışından yola çıkarak “Madem tehlike var, ne yapılsa mübahtır” anlayışına kilitlenmiş zihinlerle değil, en küçük bir kul hakkını bütün insanların hakkı kadar büyük bir mesele olarak gören[2] hassas vicdanlarla başarılabilecek bir iştir.

***

Ceza konusuna geldiğimizde, mesele daha da çetrefilleşiyor, çünkü herşey herşeye karışmış bir halde karşımıza çıkıyor.

Herşeyden önce, darbeci unsurları, kanunun öngördüğü en ağır cezaları fazlasıyla hak etmiş, hiçbir müsamahaya lâyık olmayan tek tip elbiselik unsurlar olarak yapının geri kalanından ayrı tutmak icap eder. Ancak burada da “Madem örgütle irtibatlıdır, örgüt de ihtilâlcidir, öyleyse bunlar da aynı cezaya lâyıktır” mantığıyla işi sınırlarından taşırmanın mazereti düşünülemez. Meselâ bir Ali Bulaç’ın, Nazlı Ilıcak’ın, yahut Altan kardeşlerin darbecilik ithamıyla ağırlaştırılmış müebbed hapse mahkûm olmalarını – her ne kadar teknik açıdan kararı meşru gösterecek bir mesnedi bulunacak olsa bile – kamuoyuna hangi adalet türüyle açıklayabilirsiniz? Bunlar kamuoyunun tanıdığı isimler; tanınmayanlar arasında kimin ne kadar haksızlığa uğrayabileceği konusunda ise kıyas ve tahminden ötede bir bilgi sahibi değiliz.

Örgütün bilfiil darbe teşebbüsüne iştirak etmiş unsurlarının dışında kalan kısmına gelince, bunların da taban ve tavan olarak iki ayrı grupta mütalâa edilmesi gerektiği, zaten öteden beri Cumhurbaşkanının beyanlarına da yansıyan bir gerçektir. Bunlardan yönetici kısmının ciddî şekilde hesap vermesinde ve kanunlar çerçevesinde hak ettikleri cezalara çarptırılmasında bir problem yoktur; bilâkis bu gereklidir. Tabana gelince, işte iki sebepten dolayı burada durup üzerinde ciddî şekilde düşünmemiz gerekiyor.

Birincisi: Taban, büyük ekseriyetiyle, tavanın vatan hainliğine varan emellerini benimsemiş değildir; tıpkı bugünkü yöneticilerimiz gibi, onlar da bu örgütün şaşaasına aldanarak büyük hizmetler gördüklerine inanmışlardır. Yöneticilerimizden farkları ise, gerçeği onlardan daha sonra görmeleri veya hâlâ görememiş olmalarıdır.

İkincisi: Toplumun bütün kesimlerine kadar nüfuz etmiş, neredeyse ağına düşürmediği kimse bırakmamış dedirtecek kadar büyük bir yekûn söz konusudur. Her ne kadar teknik olarak böyle olsa da, örgütün tabandaki faaliyetlerine şu veya bu şekilde katılmış olmayı da mücadelenin hedefindeki bir suç olarak gördüğünüz zaman, toplumun önemli bir kesimini kovuşturmak ve cezalandırmak zorunda kalırsınız ve bunun anlamı da ülkeyi büyük bir hapishaneye çevirmek olur ki, halihazırdaki gidişin böyle bir sonuca doğru seyrettiğini söylemek mübalâğa olmayacaktır.

İnsanlar bir ihbarla yakalanıp âkıbeti belirsiz bir maceranın kucağına düşüyorlar. Ve o andan itibaren, kendilerini tam bir belirsizlik içinde buluyorlar. Delillerin toplanması, dâvâ dosyasının hazırlanması derken aylarını, bazan yıllarını cezaevinde geçiriyorlar. Yargılama başladığında da ne kadar süreceğini, aylar veya yıllar sonra bittiğinde başlarına neyin geleceğini kimse tahmin bile edemiyor. Kendilerini kısa yoldan kurtarmak isteyenler itirafçı oluyor, itirafçı olanlar inandırıcı olmak zorunda kalıyor, inandırıcı olmak için bazı isimleri ihbar ediyorlar, ihbar edenler aynı maceraya baştan başlıyorlar, onlar da kurtulmak için başkalarını ihbar etmek zorunda kalıyorlar, ilh. Bu zincirin nereye kadar sürüp gideceği konusu ise kimsenin malûmu olmadığı gibi, kendisine zarar dokunmadığı müddetçe kimsenin de umurunda olmuyor.

Diğer yandan, suçlu olsun veya olmasın, böyle bir maceraya karışanların cezası sadece şahıslarına münhasır kalmıyor. Hattâ, takibata uğramasa bile sadece tedbiren görevlerinden uzaklaştıranların dahi önemli bir kısmı, kendisine yaklaşılmaktan korkulan kimse haline geliyor, işsiz kalanların veya tutuklananların aileleri perişan oluyor, açlığın kucağına itiliyor ve her türlü istismara açık hale geliyor. Tabii, burada suçun şahsîliği ilkesi açıkça ihlâl edilmiş bulunuyor. Yaraya tuz biber eken ve vicdanları kanatan şey ise, zaman zaman “mahkûm ailelerine yardım organize ederken yakalananlar” oluyor. Bütün bunların FETÖ ile mücadelede devlete itibar kazandıran işler olduğunu söyleyebilir misiniz?

Kaldı ki, FETÖ tarafından aldatılmış olmak, yöneten ve yönetileni ile bütün toplumun ortak bir suçudur. Üstelik, örgütün tabanı sadece onların irşad faaliyetlerine – neye âlet olduklarını bilmeden veya düşünmeden – katıldıkları halde, dönemin yöneticileri, onları devletin en ücra kademelerinden en üst mertebelerine kadar her tarafına yerleştirmek gibi bir vebali omuzlamışlardır. Devletin en hassas mevkilerini FETÖ’nün elemanlarına teslim edenler örgütün sadece irşad faaliyetine tabanda iştirak edenlerden hesap sormaya başladıkları zaman, adaletten veya adaletin izafiyetinden şüphe edecek olanları suçlamak için makul bir sebep gösteremezsiniz.

***

Bu arada, biz de kimseye haksızlık etmeyelim ve adaleti her halükârda korumanın çok zor ve ince bir iş olduğunu kaydetmeden geçmeyelim. Adalet ve onun eşanlamlısı olan kıst kelimelerinin her an iki tarafa da kayabilecek bir denge durumunu ifade ettiklerine, bir ilim adamımız şöyle işaret ediyor:

“Arapçada adalet anlamında kullanılan adl ve kıst sözcüklerinin “ezdad”dan olması, yani birbirinin zıddı olan iki anlamı içinde taşıması da oldukça ilginç ve dikkat çekicidir. Türkçede bugün adalet diye çevirdiğimiz adl ve kıst sözcükleri, Arap dilinde hem adalet, hakkaniyet hem de zulüm ve haksızlık anlamına gelmektedir. Bu iki sözcüğün etimolojik olarak böyle ikili bir içeriğe sahip olması adeta her söz ve davranışın bıçak sırtında olduğunu ve adalet olmadığı takdirde zulme kayabileceğini, bir bakıma denge durumunun dengeyi kaybetme potansiyelini içerdiğini ima etmektedir.”[3]

Böyle hassas bir denge bir kere gerçekleştiği zaman kendi haline terk edilerek sabit kalacak bir denge değildir; tıpkı vücudumuzun harareti ve kan basıncı gibi, adaletin de dinamik bir dengeleme faaliyetiyle sürekli olarak makul sınırlar içinde tutulması gerekir. Bu dengeyi bozma istidadı taşıyan unsurların en önemlilerinden birinin de “izafî adalet” kavramı olduğunu tahmin etmek zor olmayacaktır. Çünkü izafiyet kaypak bir kavramdır, sabit bir karşılığı yoktur; hele siyaset gibi daha da kaypak bir kavramla bir araya geldiğinde nereye kadar kayabileceğini kestirmenin de imkân ve ihtimali yoktur.

Tarih boyunca sayısız zulümlerin başlıca sebebini teşkil etmiş bulunan izafî adalet kavramı, bugün yol açtığı zulümlerin yanı sıra, bizi iki büyük tehlikeyle de karşı karşıya getirmektedir.

Bunlardan ilki güncel bir tehlikedir: Yaygınlaşan haksızlıkların yol açtığı tepkiler, kendisiyle mücadele edilen şeyi kuvvetledirme istidadını taşır. Zira ateş düştüğü yeri yakar, ateşin düştüğü yerde insanlar feryatlarına kulak verilmediğini görürlerse başkalarından yardım umar. Bu da mevcut iktidarın hayatî ölçüde kan kaybetmesi demektir. Bunun ise sonuçlarını önceden kestirmek hiç kolay değildir. Çünkü alternatiflerde, aksi yönde aşırılıklara giderek FETÖ’ye yeniden devlet kapılarını açma ihtimali vardır.

İkinci ve daha büyük tehlike ise, izafî adalet kavramının vicdanlarımızı köreltme ihtimalidir. ABD Başkanı Truman, tarihin en vicdansız kararını verirken aynen bu mantıkla hareket etmişti:

Eğer Japonya’ya atom bombası atılmayacak olsa, Amerikan askerleri ülkeyi işgal etmek zorunda kalacak ve iki taraftan da 500 bin asker ölecek, 1 milyon kadarı da ömür boyu sakat kalacaktı. İki atom bombasıyla can veren 200 bin küsur kişi ise 500 binden daha düşük bir rakam teşkil ediyordu. Truman bu kararı verdi, sonra yatağına girip deliksiz bir uyku çekti, ömrü boyunca da hiçbir zaman bu kadardan dolayı en küçük bir pişmanlık taşımamakla övünüp durdu.[4] Netice ne kadar canavarca olursa olsun, işin içine izafiyet girince bu vahşet, âdil bir karar kılığına bürünebiliyor!

Acı bir gerçekle yüz yüzeyiz: Truman’ın gaddarlık seviyesini toplum olarak yakalamamız için fazla birşey kalmadı. Kalbi öldüren, öldürmese bile sağlam da bırakmayan siyasî boğuşmalar, zaten hassas bir dengede bulunan ve ihtimamla korunmak isteyen adalet duygusunu temellerinden sarsıyor. Tuttuğumuz tarafın yaptığı işler kimin ve kaç kişinin hukukuna tecavüz anlamına gelirse gelsin, bize masum görünüyor. Gerçi bu eskiden beri böyleydi, ancak şimdi toplumun büyük bir kesimi büyük mağduriyetler yaşıyor ve aynı toplumun kalan kısmı da bundan bir rahatsızlık duymuyor, duysa da üzerinde durmuyor. Bir an duracak olsak bile, aksi ihtimalleri hesaba kattığımızda izafiyet kavramı karşımıza çıkıyor ve bizi kendi kardeşlerimize karşı duyarsız hale getiriyor. Ve bütün bunlar toplum çapında cereyan ediyor; yani, kamu vicdanı kabuk bağlıyor. İşte bu, izafî adaletin – şiddet-i zuhurundan – görünmeyen yüzü!

Kıssadan hisse: Bir milletin vicdanından merhamet ve rikkat-i cinsiye duygularını kaldırmak istiyorsanız, uzun uzadıya çabalamanız gerekmez.

Onları izafî adaletle tanıştırın, sonra koltuğunuza kurulup olacakları seyredin.

[1] Isaac Asimov, A Memoir (e-book), Chapter 7, Bantam Books.

[2] Bkz. Mâide sûresi, 5:32.

[3] H. Yunus Apaydın, “Adalet Nedir: Mahiyet ve Keyfiyet,” Bilimname XXX5, 2018/1, s. 459-476. İnternet adresi: http://isamveri.org/pdfdrg/D02237/2018_35/2018_35_APAYDINHY.pdf

[4] Merle Miller, Plain Speaking: an Oral Biography of Harry S. Truman, New York: Berkley Publishing Co., 1973, pp. 244-248.

Eğitimciler ve yöneticiler için tükenmez bir hazine

Mağlûbiyetle sonuçlanan Uhud harbinin ertesi günü, Resulullah mü’minleri yeni bir sefer için çağırdı. Ancak bu sefere sadece birgün önceki savaşa katılmış olanlar katılacaktı.

Çoğu ağır şekilde yaralı olan bu insanlar, hiç tereddütsüzce Resulullah’ın arkasına düşüp yola çıktılar.

Bu arada müşrikler de muzaffer bir şekilde Mekke’ye dönerken akıllarına “Biz niye Müslümanların işini bitirmeden dönüyoruz ki?” fikri düşmüş ve yarım bıraktıkları işi tamamlamak üzere Medine’ye dönmeye karar vermişlerdi.

Ancak Müslümanların daha önce davranıp onların peşine düştüğü haberi gelince müşrikleri korku bastı ve çareyi dönüp kaçmakta buldular.

Beşer tarihinin benzerini görmediği bu muhteşem tablo, Allah’ın ve Resulünün eğitim metodundaki harikulâdeliği ortaya çıkarıyor:

  • Düşmanın karşılaşmaya bile cesaret edemediği muzaffer ordu, bir gün öncesinin mağlûp ordusundan başkası değildi.
  • Önceki mağlûbiyetin sebebi itaatsizlik idi. Fakat Allah’ın Resulü (s.a.v.), Allah’tan gelen bir rahmet sebebiyle, onlara karşı sert davranmadı. İşlenen hatâ objektif, kesin, net bir şekilde, gerek sonuçları ve gerekse hikmetleriyle birlikte gösterildi, ancak kişilikler rencide edilmedi, insanlar horlanmadı, bilâkis daha eğitimli bir şekilde yeni hedeflere teşvik edildi.
  • Kılıç, ok ve mızrak yaraları daha bir gününü doldurmamışken, birçoğu ayakta dahi duramayacak halde bulunan insanlar, Resulullah’ın emrine derhal itaat etmekte bir an olsun tereddüt etmediler. “Bu halde mi düşman kovalayacağız?” demediler. “Bizden başka Müslüman yok mu?” demediler. MaddÎ sebepler açısından yüzde yüz imkânsız bir göreve tereddütsüzce atıldılar.
  • Resulullah’ın (s.a.v.) “Dünkü savaşa katılmış olanlardan başkası gelmesin” şeklindeki emrinin hiç şüphesiz hikmetleri vardı. Eğer başkaları ve bu arada bazı münafıklar da katılmış olsalardı, münafıkların gerek Müslümanlar arasında fitne kazanı kaynatmak, gerekse herhangi bir zaferi “Siz beceremediniz, biz başardık” şeklinde istismar vesilesi yapmaları da muhtemeldi.
  • Sebebi ve hikmeti ne olursa olsun, bu insanların o halleriyle kilometrelerce düşman kovalamaları, ellerinden gelen herşeyi son zerresine kadar yerine getirdikten sonra Allah’ın yardımından başka hiçbir şeye güvenmediklerini açıkça ortaya koymuş ve neticesiyle de bütün insanlara çok büyük bir ders teşkil etmiştir.
  • Bu muhteşem eğitimin başarısında, eğitimcinin yanı sıra eğitilenin de tavrı hayatî önem taşımaktadır. Sahabe bir yandan hatâsını görmüş, bunda ısrar etmemiş, ancak yılgınlığa, karamsarlığa, ümitsizliğe de kapılmamış, düştüğü yerden kalkarak bir an bile durmaksızın yeni hedefler peşinde koşmaya başlamıştır. Ve o günden sonra da bir daha yenilgi yaşamamıştır.
  • Bütün mü’minlerin bu zaferden çıkaracağı en önemli derslerden birisi: Siz Allah yolunda istişarenizi yapın, tedbirinizi alın, gayretinizi sonuna kadar harcayın, neticeyi Allah’a havale ederek ve Allah’a tam bir itimatla tevekkül ederek sırtınızdaki o en büyük ağırlıktan kurtulun. Ve unutmayın, şartlar ne kadar aleyhinizde olursa, zaferiniz de o kadar büyük olur. Bu hakikati en iyi anlayanlar, halk kendilerine “İnsanlar size karşı toplandı, onlardan korkun” dediğinde imanları artan kahramanlardır.

***

Bu notlar, UTESAV organizasyonuyla MÜSİAD’ın Sütlüce’deki genel merkezinde gerçekleşen 205’inci Kur’an Buluşmasında üzerinde durduğumuz hususlar arasındaydı. 13 Ekim Cumartesi günkü Buluşmada Âl-i İmrân sûresinin 172-174’üncü âyetlerini okuduk ve bu âyetlerin günümüze yansımalarından nasibimizi almaya çalıştık. Dersi tamamına aşağıdaki bağlantıdan erişebilirsiniz:

Kadınlar ve cami konusunu bir de hadis âlimlerinden dinleyelim

Resulullah’tan (s.a.v.) on dört asır sonra “Kadınlar camilere gelsin mi, gelmesin mi?” gibi bir soruyu hâlâ tartışıyor olmamız hakkımızda hiç hayra alâmet olmamakla birlikte, zaman zaman konuyu gündeme getirerek tereddütleri giderici delillere aklıselim sahiplerinin dikkatlerini çekmek lüzumu hasıl oluyor.

Bu defa da, Allah hayırlı ve sıhhatli uzun ömürler versin, ilimlerinin yanı sıra gerek takvâları, gerekse Sünnet-i Seniyyeyi savunma konusundaki hassasiyet ve gayretleri ile Müslüman halkımızın hürmet ve muhabbetlerine mazhar olmuş üç isim tarafından kaleme alınan birkaç pasajı insaf sahiplerinin mütalâalarına sunuyoruz.

Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ve Prof. Dr. Raşit Küçük, büyük hadis allâmesi İmam Nevevî’nin Riyâzü’s-Salihîn adlı meşhur eserine yaptıkları şerhte, eserin üç ayrı yerine şu notları düşmüşler:

 

Hz. Peygamberin sünnetinin evrensel karakteri, onun Ashâb-ı Kiram tarafından değiştirilmesine mani olmuştur. Nitekim Hz. Aişe “Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resulullah görseydi, İsrailoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi, onları mescidlere gitmekten men ederdi” (Buharî, Ezan: 163; Müslim, Salât: 144) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü “Allah’ın hanım kullarını Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz” (Buharî, Cum’a: 13) hadis-i şerifi ona bu yetkiyi vermiyordu.[1]

***

Müçtehid bir hakimin hükmü, Kitap ve Sünnetin nassına muhalif olduğunda, o hükmü ortadan kaldırmak ve yürürlükte kalmasına engel olmak vacip olur. Kitabın ve sahih Sünnetin nasları; aklî ihtimaller, nefsanî ve şeytanî yorumlarla birbiriyle çelişkili gösterilemez.

Abdullah ibni Ömer, Resul-i Ekremin “Sizden izin istediklerinde kadınların camie gitmesine engel olmayınız” buyurduğunu rivayet etmişti. Bunun üzerine oğlu Bilâl “Vallahi biz onları engelliyoruz” dedi.

Babası Abdullah, “Ben Resulullah şöyle buyurdu diyorum, sen ‘Biz onları engelliyoruz’ diyorsun” diye oğlunu azarladı ve hattâ rivayet edildiğine göre onunla ölünceye kadar konuşmadı. [Ahmed ibni Hanbel, Müsned, 2:90; Ali el-Karî, el-Mirkat, 1:339]. Nevevî, fasık ve bid’atçılarla hayat boyunca konuşmamanın caiz olduğunu söyler. Üç günden fazla konuşmamanın yasaklanmış olması bid’atçı ve fasıklarla ilgili değildir.”[2]

***

Resul-i Ekrem Efendimiz zamanında ve ondan sonraki dönemlerde, kadınlar da erkekler gibi camie gelir, cemaatle namaz kılar, vaaz ve nasihat dinler ve yapılan diğer faaliyetlere katılırlardı. Müslümanların yaşadığı çeşitli ülke ve mıntıkalarda Sünnete uygun bu âdetin halen canlı tutulduğu yerler vardır. Bazı ülke ve topluluklarda ise bu âdet neredeyse terk edilmiş gibidir. Müslümanlar, bir toplumun ve hattâ bütün insanlığın erkek ve kadınlardan oluştuğunu çeşitli vesilelerle birçok defa beyan eden Kur’ân’ın bu yöndeki ısrarlı hatırlatmalarını düşünürlerse, bu iki kesim arasında dengeli bir hayatın olması gereğinin farkına varırlar. Günümüzde de üzerinde önemle durulması gereken bir konu olma özelliğini taşıyan kadınların eğitimi, ihmal edilmeyecek kadar ciddiyet arz etmektedir.[3]

***

Bu konudaki yayınlarımız devam edecek.

[1] Riyâzü’s-Salihîn, tercüme ve şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Prof. Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, c. 1, s. 32.

[2] A.g.e., c. 1, s. 543.

[3] A.g.e., c. 4, s. 427.

Allah’ın Resulü ile takvâ yarışına çıkanlar!

Kadınların camilere, gerek ibadet için, gerek ilim öğrenmek için, gerekse Müslümanların meydana getirdiği muhteşem cemaatin bir parçası olmak için gelmeleri, Resulullah’ın (s.a.v.) sadece müsaade etmekle kalmayıp, ısrarla üzerinde durarak takip ettiği önemli bir sünneti idi.

O, hiç şüphesiz, daha sonraki zamanlarda ortaya çıkan ve Peygamberinden daha ileride bir takvâyı (!) bu ümmete öğretmeye çalışan kimselerden çok farklı bir rehberdi.

Kadınlar, gündüz namazlarından başka, yatsı ve sabah namazlarını da onun arkasında kılarlardı.

O, mescide girerken kadınların yanından geçer ve onlara selâm verirdi.

O, bekâr genç kızlardan hayızlı kadınlara kadar bütün hanımların bayram namazında bulunmasını emrederdi. Üzerine giyecek bir elbisesi olmayanların dahi arkadaşlarından ödünç bir örtü alarak Müslümanların bayramına katılmasını isterdi. Kadınlar kendilerine ayrılan yerde – arada perde olmaksızın – durur, erkeklerin tekbiriyle beraber tekbir getirir, onlarla beraber namaz kılıp dua eder, onlarla beraber o günün feyiz ve bereketini yaşardı. Mazeretli olan kadınlar ise namaz kılmadan orada bulunurlar, ancak duaya onlar da katılırlardı. Peygamberimiz de, erkeklerin bulunduğu yerde hutbesini verdikten sonra kadınların yanına gidip onlara da ayrıca hitap eder, kadınlar ise ona sual sorup cevaplarını alırlardı.

Bayram namazlarından başka, Cuma namazları da kadınların devamlı olarak iştirak ettikleri namazlardı. Buralarda kadınlar gerek Resulullah’ın (s.a.v.), gerekse onun Raşid Halifelerinin (r.anhüm) arkasında ibadet ederler, hutbe dinlerler, sual sorup cevap alırlar, hattâ – Hz. Ömer örneğinde olduğu gibi – itiraz edip kendi görüşlerini dile getirirlerdi. (Bkz. Buharî, İydeyn: 12, 15, 16, 20; Müslim, İman: 34; Tirmizî, İman: 6; Cuma: 32.)

Resulullah’ın – ve Hulefâ-i Râşidîn’in – mütevatir sünneti aynen böyle idi.

Hadis ilminin öncülerinden Abdullah ibni Ömer (r.a.) “Kadınlar mescide gitmek için izin istediklerinde onlara mâni olmayın” mealindeki hadis-i şerifi naklettiğinde, oğlu Bilâl “Vallahi biz mâni oluruz” diyerek ona itiraz etmiş, Hz. Abdullah da buna öfkelenerek daha önce kendisinden hiç işitilmedik fena bir sözle oğlunu azarlamıştı. (Müslim, Salât: 135.)

Nice zaman sonra, Resulullah’tan ve Hulefâ-i Râşidîn’den daha fazla takvâ sahibi zatlar peydâ oldular ve kadınlara onların asla uygulamadığı yasakları getirdiler.

Eğer böylelerinin tarif ettiği şey Müslümanlık ise, Resulullah’ın ve Ashabının yaşadığı din hangi din idi?

Eğer Müslümanlık ve takvâ Resulullah ile Ashabının yaşadığı din ise, bunların bize yaşatmaya kalktıkları dinin kaynağı nedir?

Bunlar, gerçekten üzerinde durulup düşünülmesi gereken sorular!

***

Konuyla ilgili diğer yazımız:

Kadınlar ve camiler

Bizi böyle tüketici yaptılar

ÜMİT ŞİMŞEK

Her çağın revaçta olan kavram ve anlayışları vardır; bunlar, belirli bir süre hüküm sürer ve sonra yerlerini yeni kavram ve anlayışlara terk ederler. Bu yer değiştirmeler sırasında, iyilerle kötülerin de yer değiştirdiği olur. Bir zamanın iyisi daha sonra gelenler tarafından horlanıp yasa dışı ilân edilebileceği gibi, bir zamanlar kötü telâkki edilen anlayış ve davranışlar da başka bir zamanda genel affa uğrayıp geri dönebilir, hattâ baş tâcı bile edilebilir: “tüketim” kavramında olduğu gibi.

Tüketme fiili ve onun ihtilâtları, insan toplumlarında her zaman bir yer edinmiş olsa da, hiçbir zaman iyi bir şöhret sahibi olmamıştı. Hemen hemen her çağda ve her toplumda, bu kavramın zıddı olan üretim üstün bir değer olarak kabul görmüş; tüketim ise, üretileni ortadan kaldırmak, yani bir değer taşıyan ve çoğunlukla bir çaba sonucu ortaya çıkarılan iyi birşeyi yok etmek anlamına geldiği için, zihinlerde hoş çağrışımlar uyandırmamıştır. Zaten lisanımızda daha önceleri “tüketim” yerine “istihlâk” kelimesi kullanılırdı ki, bu kelimenin kökü de “helâk”e dayanmaktaydı. Helâkin ise, yok oluş mânâsına geldiğini ve çoğu zaman felâket anlamını da hissettirecek şekilde kullanıldığını biliyoruz. Yeni dilimizde ise bu fiilin ister ettirgen, ister edilgen hali olsun, bütün çağrışımları, tıpkı helâk gibi, bir yok ediş veya yok oluş, bir tahrip anlamı dile getirmektedir ki, içinde bu fiili barındıran bütün deyimler, daima olumsuzluk bildirecek şekilde düzenlenmişlerdir: gücü tükenmek, ömür tüketmek, sabrı tükenmek, kendini tüketmek, nefes tüketmek, ümidini tüketmek, tükenme tehlikesi, duygusal tükenme gibi. Bu filin olumlu bir anlam kazandığı bir yer varsa, o da, olumsuzluk eki aldığı durumlardır: bitip tükenmeyen güzellikler, tükenmez hazineler, tükenmez kalem gibi.

Gel gelelim, başka kavram ve telâkkilerin başına gelmeyen şey, geride bıraktığımız yüzyıl içinde bu kavramın başına geldi ve bütün çağların kara listesindeki tükenme fiili, aklandı, paklandı ve olumlu fiiller listesine yatay geçiş yaptı. Sonra yeni yerine de razı olmadı, başarı basamaklarını üçer beşer atlayarak listenin başlarında bir yere kondu, oradan modern insanın hayatına yön vermeye başladı. Bunun sonucu olarak, bizi tanımlayan özelliklerimiz arasında mesleğimiz, yaşımız, medenî halimiz gibi, bir de “tüketici” sıfatına sahip olmuş bulunuyoruz.

Tüketim fiili aklanarak Türkçemize farklı bir kapıdan giriş yaptığında, başka pek çok fiili de yerinden etti. Maalesef bu tüketim kurbanı fiillerin sayısı hakkında kesin birşey söyleyecek durumda değiliz; çünkü sayı durmadan artıyor ve yarın hangi kavramın kimvurduya gideceği önceden kestirilemiyor. Beslenme uzmanlarımızın ağzından “Süt için, sebze ve meyve yiyin” gibi sözleri en son ne zaman işittiğimizi hatırlamıyoruz. Artık onlar da modaya uyuyor ve “Süt tüketin; sebze ve meyve tüketme alışkanlığı edinin” diyorlar. Doktor, hastasına hergün bir elma tüketmeyi öğütlüyor. Bulmacalarda içme fiili, “ağız yoluyla akışkan sıvı maddeyi tüketme” şeklinde tanımlanıyor. Ve nihayet, çalışma ve seyahat etme özgürlüğü gibi, tüketme özgürlüğü de insan hakları arasına girerek yerini sağlama aldı.

Böylesine olumlu bir muhtevâya eriştikten sonra, tüketme fiiline sınırları dar gelir oldu ve tüketilemeyen şeyleri de yutacak şekilde yayılmaya başladı. Tükettiklerimizi nasıl olsa tüketiyoruz; tüketemediklerimizi de, onlar hakkındaki niyetimizi bâki tutmak suretiyle, “dayanıklı tüketim maddesi” olarak adlandırıyoruz. Düşünecek olursanız, bu, “canlı ceset,” “diriltilemeyen canlı,” “ısınmamış ateş,” “kuru su” gibi apaçık tezat içeren bir kavram; ama düşünmediğimiz için böyle bir çelişkinin farkına bile varmadan tüketim fiilinin bütün uzak ve yakın, meşru ve gayrımeşru akrabalarıyla birden gül gibi geçinip gidiyoruz. Ve biliyoruz ki, ne kadar dayanıklı olursa olsun, herşey bir tüketim maddesi ve onun önünde de iki seçenekten başkası yok: Ya tükenecek, ya tükenecek…

Bu kelime, evvelce olduğu yerden şimdi bulunduğu yere kendiliğinden geçmediği gibi, doğal bir gelişme sonucunda da gelmedi. Onu oradan buraya dilciler ve edebiyatçılar da taşımadı. Bu küresel değişim, “küreselleşme” kavramının da hayatımıza girmesinden çok önce, dünyanın bütün insanlarını ve bütün lisanlarını kapsayan bir operasyonla gerçekleştirildi. Ve Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da, uzak-yakın, gelişmiş-gelişmemiş, dost-düşman kim varsa, hepsi birden bu ortak sıfatı benimsedi—tabii, bu sıfatla beraber, kendilerine gösterilen hedefi de! Özetle:

Bazı insanların ellerinde satılacak malları vardı; ancak insanlar bunları almakta isteksizdi veya imkânları kısıtlıydı. Onlar da mallarını satmak için, dünyanın geri kalan kısmını, tüketmenin iyi birşey olduğuna inandırdılar.

— Sade Hayat’tan alınmıştır.

Sade Hayat’ı, başta eserin yayıncısı Akıl Fikir Yayınları olmak üzere, aşağıdaki adreslerden temin edebilirsiniz:

http://www.akilfikiryayinlari.com/kitaplar/kitapdetay/sade-hayat

http://www.babil.com/kitap/urun/e40965ad51274541b5e7ef4bf60f09e5

Şehitlerle ilgili âyetler münafıkları ele veriyor

Geçtiğimiz haftanın Kur’an Buluşmalarında gündemin ana konuları şehitliğin fazileti ve münafıkların özellikleri idi.

Âl-i İmrân sûresinin 168-171’inci âyetleri, bir taraftan şehitliği bütün mü’minleri özendirecek bir şekilde tasvir ederken, diğer taraftan da münafıkların bazı özelliklerini dikkatimize sunarak bizi onlar hakkında uyanık bulunmaya sevk ediyordu.

Kur’ân, şehitlerin ölü olmadıklarını ve Rableri katında rızıklandıklarını açık ifadelerle bildiriyor, ayrıca şehitlerin “Korkmayın ve üzülmeyin” diyerek kendilerine henüz katılmamış mü’minleri müjdelediklerini de haber veriyordu.

Şehitler ve şehitlik ile ilgili olarak okuduğumuz hadis-i şerifler ise, şehitlerin üstün mertebesi ve eriştikleri ayrıcalıklar ile ilgili olarak son derece özendirici tasvirler içeriyordu.

Bu âyet ve hadisleri okurken, mü’minler arasındaki gönül bağlarının “kardeşlerini kendisine tercih etmek” derecesine varan bir muhabbet derecesine vardığını da müşahede ettik.

Münafıkların belirgin özellikleri arasında ise şunlar vardı:

– Şehitliği ve şehitleri küçümsemek,

– Savaş aleyhtarlığı yapmak,

– İstişare ile alınan kararlara karşı çıkmak,

– Mü’minler topluluğunun yapıp ettiklerine sürekli şekilde muhalefet etmek,

– “Ben demiştim” diyebilmek için topluluğun başına gelecek musibetleri gözlemek ve bunlarla ferahlanmak.

Daha başka âyet-i kerimelerde münafıklarla ilgili olarak verilen bilgileri de dikkate aldığımızda, Kur’ân-ı Kerimin bizi içimizdeki bozgunculara karşı her türlü bilgiyle donatmış olduğunu müşahede ettik.

204’üncü Kur’an Buluşmasının tam video kaydı:

***

UTESAV organizasyonuyla Erdemli İş Adamı projesi kapsamında cereyan eden Kur’an Buluşmaları, Cumartesi sabahları 7:00’de MÜSİAD’ın Sütlüce’deki genel merkezinde simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramıyla başlıyor ve 7:30-9:00 arasında sunumlu olarak cereyan ediyor. 2013 başından bu yana devam etmekte olan bu derslerde, âyet-i kerimeler tertip sırasına göre ele alınıyor ve zamanımıza bakan yönleri üzerinde özellikle duruluyor.

Kur’an Buluşmalarında hanımlar için de yer ayrılmış bulunuyor.

2018 Türkiye’sinden iki tablo

Aynı gün yayınlanan iki haber, ülkemizin çok yakın bir zamana kadar hayalimizden bile geçmeyen bir noktaya gelmiş bulunduğunu gösteriyor. Hayır mı, şer mi, bu konuyu okuyucularımızın takdirine bırakarak, bizi bugünlere kavuşturan yöneticilerimize derin saygılarla bu iki haberi sunuyoruz. Önce Hürriyet’teki haberi okuyalım:

İlkokuldan sonra eğitimini sürdürmeyen 16 yaşındaki K.A. ile askerden yeni gelen 23 yaşındaki İ.G.’yi aileleri evlendirmek için düğün davetiyesi bastırdı. Evlerinin önündeki düğünü gören ve kız çocuğunun yaşının küçük olduğunu bilen bir kişi 155 polis imdat hattını arayarak “Burada bir kız çocuğu yaşı küçük olmasına rağmen ailesi tarafından evlendiriliyor” diye ihbarda bulundu.

Bu ihbar üzerine Adana Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü ve Yüreğir İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri harekete geçti. Düğünü basan polis kız çocuğunun kimlik kontrolünü yaparak yaşının 16 olduğunu belirleyip düğünden aldı. Damat İ.G. ise küçük yaşta çocukla evlenmekten, damadın babası Ekrem G. çocuk gelin almaktan, kızın anne ve babası da küçük yaştaki kızlarını evlendirmek suçlamasıyla gözaltına alındı.

Polis merkezine götürülen aileler düğün yapmadıklarını, nişan yaptıklarını ileri sürerek, kız çocuklarını 18 yaşını doldurunca evlendireceklerini söyledi.

Kız çocuğu ise 2 yıldır İ.G.’yi sevdiğini kendi rızasıyla nişanlandığını belirterek, “İ.G. askerden geldi birbirimizi seviyoruz, ailem beni zorla evlendirmiyor ben kendi isteğimle nişanlanıyordum. Bugün zaten düğün yapmıyoruz nişanlanıyoruz, 2 yıl sonra düğün yapacağız” dedi.

Ancak polis davetiyenin üzerinde düğün yazdığını hatırlatması üzerine kız çocuğunun davetiyenin yanlış basıldığını söylediği öğrenildi. Ayrıca kız çocuğu devlet korumasını reddederek ailesine gitmek istediğini söyledi, ancak devlet kız çocuğunu savcılık kararıyla koruma altına alarak sevgi evlerine yerleştirdi.

Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-anda-kurtarilan-cocuk-gelin-dugunu-inkar-edince-polis-bunu-yapti-40973884

***

Şimdi de ikinci habere buyurun:

Kocaeli’deki Gebze Kadın Cezaevi’nde tutulan bir trans kadın mahpusun mamoplasti (meme büyütme) ameliyatını Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı karşılayacak.

Trans kadın mahpus, meme büyütme ameliyatı olabilmek için Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan rapor aldı. Raporda augmentasyon mamoplasti (meme büyütme) ameliyatının “estetik amaçlı olmayıp kişinin beden ve ruh sağlığı açısından bir gereklilik olduğu” belirtildi. Estetik amaçlı olmayan bir operasyon olduğu için ameliyatın kurum tarafından karşılanması gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlığı “bedence ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali” şeklinde tanımladığının hatırlatıldığı raporda; “genital organlarla ilgili ameliyat olsa da kadın fenotipinin (dış görünüşü) yalnızca genital organlardan ibaret olmadığı” vurgulandı.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nden (CİSST) Hilal Başak Demirbaş, bu gelişmeye ilişkin KaosGL.org’a bilgi verdi. Uzun zamandır CİSST ve Kaos GL’den avukatlarla durumu takip ettiklerini belirten Demirbaş, “2014 yılında hak mücadelesi vererek Türkiye hapishanelerinde ilk cinsiyet uyum operasyonunu gerçekleştiren diğer trans mahpuslara da umut olan trans bu mücadeleyi sürdürmüş ve emsal bir kararın verilmesini sağlamıştı. Hapishanede bulunduğu süre içerisinde isim davasını da açarak kimliğini değiştirmiş ve yapmış olduğu başvurulardan sonra masraflarını üstlenerek epilasyona başlamıştı” dedi.

Demirbaş, trans kadın mahpusun Haziran ayında ellerine ulaşan mektubunda ise aldığı raporlardan sonra meme büyütme ameliyatı için başvurduğunu ve Adli Tıp Kurulunca BM kararlarına atıf yapılarak “estetik amaçlı olmayıp kişinin beden ve ruh sağlığı açısından gereklilik olduğu” kanaatine varıldığını ve bu operasyonun da devlet tarafından karşılanacağını söylediğini belirtti.

http://kaosgl.org/sayfa.php?id=26697

“Özel okulları kapatacağım”

Bir sade vatandaşımız, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu durumlar karşısında çözümler üreterek bunları “iktidar vaadleri” olarak bir yerlere not ediyor. Kimseye “Şöyle şöyle yapın” demiyor; dese de kimsenin kulak asmayacağını herkes gibi o da biliyor. Sadece, “Üzerimde vebal kalmasın” kabilinden, “Ben iktidara gelince şunu şunu yapacağım” diyerek insanlığa karşı bir vaadde bulunmuş oluyor. Bize de bu vaadleri duyurmak kalıyor. Sade vatandaşımız bu defa diyor ki:

Harikulâde bir eğitim seferberliği ülkeyi kasıp kavuruyor. Mahalle başına düşen özel okul sayısı ile kişi başına düşen servis arabası sayısı göğsümüzü kabartacak seviyede. Ancak bu bereketin bütçelere ve trafiğe getirdiği yükten başka sıkıntılar doğuracağını da şimdiden hesaba katmamız gerekiyor.

İsterseniz, önce “Özel okullar ne yapar?” sorusunun cevabını bulalım; gördükleri hizmete göre onlar hakkında elbette bir iyilik düşünürüz.

Bu soruyu mesture popçu yetiştirmesiyle ünlenen bir özel okulumuzun internet sitesine sorduğumuzda, “Dünyaya yön verecek insanlar yetiştiriyoruz” cevabıyla karşılaşıyoruz.

Bu iddia bir orta öğrenim kurumuna ait olduğu için biraz abartılı geliyor. Ama fazla tasalanmıyoruz. Hemen imdadımıza özel üniversitelerden birinin reklam afişleri yetişiyor ve eğitimli bir garson zarafetiyle burnumuza uzatılmış bir beyin sunuyor bize. Ve diyor ki: “Dünyayı senin beynin değiştirecek.” Böylece, özel okullarımızdan birinin bıraktığı yerden diğeri görevi devralıyor ve dünya kurtarıcısız kalmıyor.

Özel okullarımız böylece megaloman üretim merkezleri olarak birbiriyle kıyasıya bir yarışa girmişken, “Acaba dünyayı bu kadar çok sayıda kurtarıcıdan kurtaracak bir okul yok mu?” sorusu aklımıza takılıyor. Sonra, “Herkesin kurtarıcı olarak yetiştirildiği bir ülkede kurtarılacak olanlar kim?” diye düşünmeye başlıyoruz. Tabii, bütün bunlar, önümüzdeki dönemlerde iktidara gelecek olanların karşı karşıya kalacağı ciddî sorular. Onun için, bendeniz de bütün bu sorulara ihtiyaç bırakmayacak ve problemi kökünden çözecek bazı çözümler geliştirmiş bulunuyorum.

Birinci alternatif: Özel okul öğretmenlerinin maaşlarını devlet okulu öğretmenlerinin en fazla yarısı seviyesinde tutmak. Böylece devlet okulları öğretmenler için cazibe merkezi haline gelir, herkes en yakınındaki devlet okuluna kaydolur, bu arada okul, trafik ve aile bütçesi problemleri kökten çözülmüş olur. Ancak şu da bir gerçek ki, Türk milleti zeki ve çalışkandır, ayrıca benim vatandaşım işini bilir, bu engeli aşacak yolları da henüz ilgili kanunun mürekkebi kurumadan bulur. Onun için, bu alternatifin çok fazla yaşama şansına sahip olmadığını söyleyebiliriz.

İkinci alternatif: Madem özel okullarımızın yetiştirdiği gençlerimiz dünyayı kurtarmak üzere eğitim alıyorlar; onlara önce vatanı kurtarma görevi veririz (bu bedelli askerlik yerine de düşünülebilir; böylece hem paralarını, hem de hizmetlerini alırız). Meselâ siyasî partileri kapatıp seçimleri özel okullar arasında yapabiliriz. Her okul, aldığı oya uygun sayıda öğrenciyi mezuniyet derecelerine göre yapılacak bir sıralama ile Meclise gönderir. Ancak, bu alternatif de, genç kadrolarımızın kurtaracağı vatanı onlardan kurtarmak için Amerika’dan kayyım ithal etmek gibi külfetleri bulunduğundan, büsbütün problemsiz görünmüyor.

Üçüncü alternatif: Özel okulları tamamen kapatmak. (“Mektepleri kapatırsak maarif kolay idare edilir” diyen vatandaş aslında böyle bir çözümü uzaktan uzağa hissetmişti, ama topun kantarını biraz fazlaca kaçırdığı için ciddîye alınmadı.) Bu, birinci alternatifin bütün avantajlarını kendisinde toplayan bir çözüm olarak görünüyor. Üstelik – ülkenin megaloman ihtiyacını nereden karşılayacağımız gibi bir problemi ihmal edecek olursak – yeni bir problem doğurması da beklenmiyor. Olsa olsa, özel okullara verilecek iken cepte kalan fazla paranın nasıl tüketileceği gibi bir problemle karşılaşabiliriz ki, okul aile birlikleri evvelallah bu problemi rahatlıkla çözüverirler. Başka sorusu olan?

***

Sade vatandaşın bundan önceki seçim vaadı:

“Aile Bakanlığının adını değiştireceğim”

Kur’ân-ı Kerimden yöneticilere unutulmayacak dersler

Uhud harbinin yenilgiyle sonuçlanması, münafıkların kazan kaynatması için elverişli bir zemin ortaya çıkarmıştı. “Madem hak olan din bizim dinimiz, üstelik Allah’ın Resulü de aramızda; nasıl oluyor da müşriklere mağlûp düşüyoruz” şeklindeki itirazlarla huzursuzluk çıkarmaya çalışıyorlardı.

203’üncü Kur’an Buluşmasında okuduğumuz Âl-i İmrân sûresinin 165-167’nci âyetleri, “O sizin kendinizdendir” buyurarak, yenilgi sebebinin Resulullah’a (komutana) itaatsizlik olduğunu hatırlattı. Bunu hatırlatırken de, bu yenilgiyle beraber Allah’ın onlara lûtfettiği bir iyiliği de hatırlattı:

O güne kadar Müslümanlarla karışık bulunan ve sayılarının da küçümsenmeyecek bir seviyede bulunduğu anlaşılan münafıklar bu yenilgi vesilesiyle ortaya çıkmış, dost ve düşman belli olmuştu.

Okuduğumuz âyetlerin üslûbu da bizi bazı önemli tesbitlere götürdü. Bu tesbitler, her seviyedeki yöneticilere yol gösterecek hayat prensiplerini teşkil ediyordu (yönetici derken, hadis-i şerifte belirtildiği gibi, herkesin kendi âleminde bir yönetici olduğunu da unutmayalım):

Yaşanmış olan bir başarısızlık tahlil edilirken, kusuru objektif bir dille ortaya koymanın yanı sıra, başarısızlığın hikmetine de işaret edilmiştir: Allah size bu musibeti verdi, ama içine bir ihsanını da katarak verdi. Böyle hadiseler, size dost ve düşmanınızı ayırt etmke imkânını veriyor.

Konuyla ilgili âyetlerin hiçbirinde şûrânın isabetsizliğine dair en küçük bir ima yoktur. Bilâkis yenilginin sebebi olarak şûrâ sonucuna riayetsizlik gösterilmektedir. Komutana itaatsizlik yenilgiye yol açmıştır; ancak komutanın şûrâ ile varılan kararı uygulamakta olduğu da unutulmamalıdır.

Yine de, akla gelebilecek herhangi bir tereddüdü bütünüyle izale etmek üzere, 159. âyet-i kerimede “Onlarla istişare et” emri net bir şekilde teyid edilmiş, istişare sonucunda da Allah’a tevekkül emredilmiştir. Şûrâ neticesine itirazın münafıklardan gelmiş olması da not edilmesi gereken önemli hususlar arasındadır.

Onun için, başarısızlığa uğrandığı zaman suçu ekibe yükleyip bu başarısızlığı kendi istibdadını tahkim vesilesi yapmanın Kur’ân’da ve Sünnette hiçbir dayanağı yoktur.

Bu tahlillerdeki üslûbun hiçbir şekilde yılgınlığa yol açmayacak bir üslûp olduğu da dikkatten uzak tutulmamalıdır. Ashab-ı Kiramın Uhud yenilgisinden sonra başka bir yenilgi yaşamamış olması bu metodun başarısına en büyük delildir.

***

UTESAV organizasyonuyla Erdemli İş Adamı projesi kapsamında cereyan eden Kur’an Buluşmaları, Cumartesi sabahları 7:00’de MÜSİAD’ın Sütlüce’deki genel merkezinde simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramıyla başlıyor ve 7:30-9:00 arasında sunumlu olarak cereyan ediyor. 2013 başından bu yana devam etmekte olan bu derslerde, âyet-i kerimeler tertip sırasına göre ele alınıyor ve zamanımıza bakan yönleri üzerinde özellikle duruluyor.

Kur’an Buluşmalarında hanımlar için de yer ayrılmış bulunuyor.

Kum şeytanı yok, medya şeytanları var!

Meteorolojik bir olay, Batı’nın çanak yalayıcısı medya tarafından dilimize “dust devil”in tercümesi olarak “kum şeytanı” şeklinde sokulmak isteniyor.

İnançlı olarak bildiğimiz medyanın da bir kısmı, maalesef, bu deyimi sorgulamadan ve araştırmadan, aynen onlardan iktibas ederek sütunlarına alıyor.

Bu olay, havacılık meteorolojisinde “kum hortumu” yahut “küçük kum fırtınası” olarak bilinen hadiseden başkası değildir.

Batılıların meteorolojik bir olayı şeytanın adıyla birlikte anması, onlar açısından yadırganacak bir durum olmayabilir. Ancak göklerde ve yerde olup biten herşeyin bütün ayrıntılarıyla Allah’ın tasarrufunda olduğuna iman eden Müslümanlar için, başlı başına bir Tevhid delili ve tefekkür vesilesi olan bir meteorolojik hadiseyi ibret ve hikmet gözüyle seyretmek yerine şeytanın adıyla anmak, Rabbine karşı açık bir nankörlükten ve kendi inançlarını reddeden bir dili kullanmaktan başka ne anlam taşıyabilir?

Oysa rüzgâr, Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde, Allah’ın şekilden şekle soktuğu, bir rahmet müjdecisi olarak gönderdiği, bulutları taşıttığı, bazan da azgın kulların tedibinde bir azap âleti olarak istihdam ettiği musahhar bir memur ve bir Tevhid âyeti olarak tanıtır. İmanında hassasiyet sahibi olan Müslüman kardeşlerimizin dikkatlerine, medya şeytanlarının tuzaklarına düşmemeleri için, bu âyetlerden birkaç tanesini numune olarak sunuyoruz:

Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbirini izlemesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği suda, o suyla ölmüş yeryüzünü diriltip üzerinde her türden canlıyı yaymasında, gökle yer arasında emre boyun eğmiş rüzgârları ve bulutları şekilden şekle çevirmesinde, aklı eren bir topluluk için âyetler vardır.
Bakara, 2:164

Rüzgârı rahmetinin önünde müjdeci gönderen de Odur. Nihayet o rüzgâr ağır bulutları yüklendiğinde,  Biz onu ölü beldelere gönderir, sonra ondan suyu indirir, o suyla da yerden her türlü ürünü çıkarırız. Ölüleri de kabirlerinden Biz böyle çıkaracağız. Umulur ki düşünür ve ibret alırsınız.
A’râf, 7:57

Sizi karada ve denizde seyahat ettiren de Odur. Öyle ki, siz gemilere binmişken, o gemiler de hoş bir rüzgârla akıp gider ve yolcuları bununla ferahlanırken bir fırtına kopar, her taraftan dalgalar hücum eder. Onlar da dalgalarla kuşatıldıklarını görünce, sadece Allah’a yönelmiş bir inançla dua ederler ve “Bizi bundan kurtarırsan, and olsun ki şükredenlerden olacağız” derler.
Yunus, 10:22

Biz aşılayıcı rüzgârlar gönderdik,  gökten bir su indirip sizi suladık. O suyu hazinelerde saklayan siz değilsiniz.
Hicr, 15:22

O Allah ki, bulutları kaldırsın diye rüzgârları gönderir; sonra o bulutları gökte dilediği gibi yayar ve parçalara ayırır. Derken aralarından yağmur tanelerinin çıktığını görürsün. O yağmuru dilediği kuluna gönderdiğinde, birden seviniverirler.
Rum, 30:48

Âd kavminde de ibretler vardır. Onların üzerine de Biz köklerini kazıyan rüzgârı göndermiştik.

Bir rüzgâr ki, dokunduğu herşeyi küle çeviriyordu.
Zâriyât, 51:41-42

Bu âyetlerin yanı sıra, “kum şeytanı” tabirini bilerek veya bilmeyerek kullananların durumunu da kapsamı içine aldığında şüphe olmayan şu âyet-i kerimeyi de okumadan geçmeyelim:

Rablerini inkâr edenlerin hali, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şey ellerinde kalmaz. En büyük aldanış işte budur.
İbrahim, 14:18