ceylan-caliskan

Ceylân Çalışkan

(1930-1963)

Bediüzzaman, Emirdağ’daki yalnızlığının ilk günlerinde aramaya başlamıştı onu. “Bana Ceylân’ı bulun” demişti. Buldukları bütün Ceylân’ları getirdiler; hepsine “Hayır, bu değil” dedi. O kendi Ceylân’ını, Çalışkan’ların küçük Ceylân’ını arıyordu.

Ceylân Çalışkan Emirdağ’da dünyaya gelmiş, henüz iki yaşında iken annesini kaybetmişti. Babası Mehmet Çalışkan da o sıralarda asker idi. Olağanüstü zekâsıyla dikkati çeken Ceylân, ortaokulu henüz bitirmişti ki, Bediüzzaman onu manevî evlâdı olarak kendi hizmetine istedi. Babası hiç tereddüt etmeden verdi.

Ceylân, Üstadın yanında on beş gün içinde Osmanlıca okuyup yazmayı öğrendi. 18 yaşında iken Üstad ile beraber Afyon hapsine girdi. 1951’de askerliğini yapmak üzere Siirt’e gitti. Dönüşünde, Bediüzzaman’ın yakın hizmetine aldığı altı kişi arasında, Üçüncü Said döneminin en yakın şahitlerinden biri olarak yer aldı.

Bediüzzaman, onun için “Ceylân kabiliyetli bir genç; dünya işini de yapar, âhiret işini de. Fakat onu dünyaya vermeyeceğim” demişti. Üstadın vefatından sonra bir müddet Emirdağ’da kalan Ceylân Çalışkan, İstanbul’a gelerek ticaret hayatına atıldı, bu arada Nur hizmetinin ön safında yer almaya da devam etti. 1962’de evlendi. Bir yıl sonra bir trafik kazası sonucu vefat ettiğinde, üzerinden çıkan pusulada Üstadın el yazısıyla şunlar yazılıydı:

“Ceylân benim vekilimdir. Nur’a ait işleri benim hesabıma yapar.”

***

Risale-i Nur’da Ceylân Çalışkan

Zübeyir bana merhum biraderzadem Abdurrahman yerine ve Ceylân merhum biraderzadem Fuad bedeline verilmiş diye mânevî ihtar aldım. Ben de burada işimi onlara bıraktım.

Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara’da en mühim genç Said’leri senin etrafına toplatmış. Madem Ankara’da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim nüshalarımı o küçük medrese-i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Said’ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadakatle şimdiye kadar hizmetleriyle herbiri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylân, Salih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Saidleri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük medrese-i Nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak reyinize bırakıyorum.

***

Afyon müdafaasından

Makam-ı iddianın habbeyi kubbe yaparak, iftiharla kabul ettiğim Üstadıma ve Risale-i Nur’a hizmetimle beni büyük bir diplomat ve entrikacı bir adam tarzında gösterip Nurlara gelen mevhum suçta bana büyük bir hisse vermesine mukabil derim ki:

Dinî ve imanî ve ahlâkî eserlerini okumakla, o uğurda hayatımı tereddütsüz feda eder derecesinde istifade ettiğim Üstadım Bediüzzaman’la yakından alâkadarım. Fakat bu alâka, makam-ı iddianın dediği gibi vatana ve millete mazarratlı ve halkı devlet aleyhine teşvik etmek değil, belki hiçbir beşerin kendisini kurtaramayacağı kabrin idam-ı ebedîsinden kendimi ve benim gibi bu tehlikeli zamanda imanını kurtarmaya, ahlâkını düzeltmeye ve vatana ve millete birer uzv-u nâfi olmaya muhtaç olan din kardeşlerimin imanlarını kurtarmak yolundaki kopmaz ve kopmayacak bir alâkadır. . . . Ve mahkeme-i âdilenizden, ruhumuzun gıdası ve sebeb-i necatımız ve ebedî saadetimizin anahtarı olan Nur risalelerinin serbestiyetine karar vermenizi talep eder, eğer yukarıda bir kısmını zikr ve tâdât ettiğim vaziyetler nazarınızda bir cürüm teşkil ediyorsa, vereceğiniz en ağır cezanızı kemâl-i rıza-yı kalb ile kabul edeceğimi arz ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here