Cihad-ı manevînin bir başka şartı da kendi vazifesini yapmak, neticeye karışmamaktır.

Çünkü çalışmak insana, çalışmanın neticesini yaratmak ise Allah’a aittir.

Onun için, Risale-i Nur talebelerinin bütün gayreti, iman hakikatlerini muhtaç olanlara ulaştırmak üzerine yoğunlaşmıştır.

Onlar, gece gündüz demeden, Üstadlarının Kur’ân eczahanesinden aldığı ilâçları insanlara ulaştırmaya çalışırlar. Bu uğurda her zahmeti çekerler, her güçlüğe katlanırlar, her eziyete tahammül ederler.

Ondan sonrasına karışmazlar.

Bilirler ki, hidayet Allah’tandır. Muvaffak edip etmemek Allah’ın takdirine bağlıdır.

Zaten hizmetlerinin asıl gayesi Allah’ın rızasını kazanmaktan ibarettir. Allah’ın rızası ise sayı çokluğuyla değil, ihlâs ile, hizmetini Allah rızasından başka hiçbir şeye vasıta yapmamak suretiyle kazanılır.

Allah huzurunda verilecek hesap da bu hizmette gösterilmesi gereken gayretin ve samimiyetin hesabıdır; yoksa bu hakikatleri kaç kişiye kabul ettirdiği veya bu hizmette hangi neticeleri aldığı sorulacak değildir.

Onun için, hiçbir muvaffakıyet Risale-i Nur talebelerinin başını döndürmez, hiçbir güçlük de şevkini söndürmez.

Onlar, hangi şartlar altında olursa olsun, şevk ve gayretlerinden birşey kaybetmeksizin, yalnız ve yalnız Allah’ın rızasını düşünerek ve kimseden hiçbir karşılık beklemeden Kur’ân ve iman hakikatlerini kardeşlerine ulaştırmak için çalışırlar.

 

Tarik-ı hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakka ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler. Edebü’d-Din ve’d-Dünya risalesinde vardır ki:

Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”

Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki:

اِنَّ ِللهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ

Yani, “Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?’ diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’ diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir.”

Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.

Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler:

“Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.”

O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.”

İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.

— 17. Lem’a

***

Meşakkat derecesinde sevabın ziyadeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hale şükretmeliyiz. Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlâsla yapmaya çalışmalı; vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız. خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehanedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz. Amelimizin makbuliyetine bir alâmet ve kudsî mücahedemizin imtihanında tam bir şehadetname almamıza bir emaredir bilmeliyiz.

— 14. Şua

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here