Meşhur Titanic “Tanrı bile batıramaz” böbürlenmesiyle çıktığı ilk seferinde Atlas Okyanusunun soğuk sularına gömülürken, üzerindeki bir kemancı, kemanıyla “Tanrım şimdi Sana daha yakınım” ilâhisini çalıyordu.

Kemancının cesedi kazadan on gün sonra denizden çıkarıldığında, kemanı da deri bir çanta içinde özenle muhafaza altına alınmış ve kemancının omuzlarına sıkıca bağlanmış bir vaziyette bulundu. Şimdi, bir asır sonra, kemancının belki kemiklerinden eser kalmamışken, onun kemanı, yedi yıl süren incelemelerden sonra gerçekten o keman olduğu kesinleşmiş olarak, 1,6 milyon dolar ödeyen bir antika avcısının mülkiyetine geçti.

***

Batan gemide keman çalmanın kemancıya şöhret, bir asır sonraki sahibine de servet kazandırabileceğini böylece görmüş bulunuyoruz. Ancak bir şartla:

O gemi Titanic olmalı.

Yoksa, dünyanın denizlerinde her zaman gemiler batıyor; ama onlar batarken üzerlerinde kimin ne yaptığını kimse bilmiyor ve merak da etmiyor. O gemilerin bazılarında da eğer insanlar gemi batarken keman çalıyorlarsa, bizim bundan haberimiz olmuyor. Böyleleri için “Boşu boşuna keman çalmışlar” diyebiliriz!

Fakat Titanic’te bile olsa, gemi batarken keman çalmak iyi bir fikir midir?

Eğer meşhur bir ölü olmak size cazip geliyorsa, buna evet cevabını verebilirsiniz. Ama bunun için, gittiğiniz yerde o şöhretin size sağlayacağı imkân ve fırsatlardan da emin olmanız gerekir. Böyle bir garanti belgesini elinize almadıkça, oraya keman çalarak değil de, seyahatin mahiyet ve hedefine uygun bir donanımla gitmek en doğrusudur diyecek olsak, buna itiraz edecek çok kimse çıkmaz. Fakat teorik planda kolayca kabul ettiğimiz bir gerçekle, gerçek hayatta o kadar kolay yüzleşebiliyor muyuz?

İşin aslına bakacak olursak, hepimiz batan gemilerdeyiz ve hepimiz Titanic kadar ölüme yakınız. Az önce veya az sonra başımıza gelecek olması, bu âkıbetin yakınlığını değiştirir mi? Lâkin biz, batmakta olan geminin üzerindeki son dakikalarımızı, keman çalmaktan çok da farklı olmayan meşgalelerle tüketiyoruz. Herhangi bir anda dünyanın ayrıntılı bir fotoğrafını çekecek olsak, o donuk karede elimize geçecek olan resim, aşağı yukarı, bizim ölürken nelerle meşgul olduğumuzu gösteren bir resim olacaktır:  filân TV dizisinin saçmalıkları, bitmek bilmeyen politik ağız dalaşlarının kaç milyonuncu tekrarı, incir çekirdeğinin bir zerresini bile doldurmayacak dünya hedefleri uğruna verilen kavgalar… Daha da garibi, bu meşgalelerin çoğu, zaman geçirmek ve ölüme daha çabuk kavuşmak için daldığımız oyun ve oyalanmalardan ibarettir. Başka bir deyişle:

Biz de batan geminin kemancılarıyız. Bir farkla ki, Titanic’in kemancısı geminin batmakta olduğunu biliyordu, biz onu da bilmiyoruz.

***

Çok şükür ki hepimiz keman çalmıyoruz. İçimizde, buraya niçin geldiğini, buradan nereye gideceğini ve oraya ne götüreceğini bilenler de var. Onlar, gemi daha yüzerken bir ayağını sağlam yere atmış, dünyaya bakılması gereken yerden bakan insanlar. Hiçbir fırtına, hiçbir buzdağı onları korkutmuyor. Geminin batması veya yüzmesi de onlar için bir değişiklik ifade etmiyor.

Çünkü gemide olduklarını da, gemide kalmayacaklarını da biliyorlar.

Onun için, gemiden inme vakti geldiğinde, keman çalarak korkuyu korkutmaya çalışmak ihtiyacını da hissetmiyorlar — tıpkı son nefesinde “Korkma” diye kendisini teskin etmeye çalışanlara Sisi’nin haydutları tarafından şehit edilen Mısırlı yiğit delikanlının verdiği cevap gibi:

“Cennetten kim korkar?”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here