Bediüzzaman’dan yamyam kafasına sorular

28 Şubat döneminde, Bediüzzaman ve Risale-i Nur’un zulüm karşısındaki tavrı ile ilgili olarak Akit gazetesinin Ümit Şimşek ile yaptığı ve 19-26 Temmuz 1998 tarihleri arasında sekiz gün süreyle tam sayfa olarak yayınladığı röportajın yedinci bölümü. Ramazan Gözübüyük sordu, Ümit Şimşek cevaplandırdı:

0

– 7 –

Üstadın, hatırladığımız kadarıyla “Zalimler için yaşasın Cehennem” sözü var. Bu sözü nerede, hangi maksada binaen söylemişti?

31 Mart olayları sebebiyle tutuklandığı ve yargılandığı Divan-ı Harp Mahkemesinde, beraat ettikten sonra söylemiştir bunu. Duruşmalar sırasında, darağaçlarında sallanan cesetler gözler önündedir. Bir de meşhur bir işkenceleri vardır, “domuz topu” şeklinde. İnsanları, ayakları başına gelecek şekilde top halinde bağlayıp sopayla vurarak yuvarlarlar. Ve Bediüzzaman’a da gelirler birgün gardiyanlar bu işkenceyi uygulamak için. Yalnız bu, Bediüzzaman’ın kendi anlattığı bir hatıra değildir. Orada görev yapan bir gardiyanın, daha sonra “Bekirağa Bölüğünde Neler Gördüm?” başlığı altında yayınlanan hatıraları arasında yer almaktadır. Gardiyanlar gelirler, fakat umduklarını bulamazlar. Bediüzzaman onların üzerine saldırır ve gardiyanlar korkup kaçarlar. Onun, idamdan da korktuğu yoktur. Hattâ savunmasının son kısmında, “sizin şu işkenceli hapishanenizin hali,” diyerek başlayan tasvirlerinde, gardiyanların ve memurların halini, gazetelerin neşriyatıyla ortalığı velveleye vermesini ve diğer hapishane şartlarını zikrettikten sonra, “Bütün bunlar, vicdanım beni tazip etmediği için, bana eğlence gibi geliyordu. Hattâ musibetlerin değişmesi, musikînin nağmelerindeki değişiklik gibi bana keyif veriyordu” der. Mahkemeye çıkarıldığında ise, darağaçlarında sallanan cesetler karşısında mahkeme reisinin “Sen şeriat istemişsin” sözüne karşı, “Evet,” der Bediüzzaman. “Şeriatın bir meselesine bin ruhum feda olsun. Fakat bu ihtilâlcilerin istediği gibi değil.” Bakın, şeriata değil, şeriatın sadece bir meselesine, bir değil, bin ruh feda eden bir Bediüzzaman var ortada. Bu ister bir başörtüsü olsun, ister herhangi bir haram-helâl meselesi. ..

O duruşmalar sırasında Bediüzzaman’ın dikkat çekici bir tesbiti daha vardır. Savunmasının baş taraflarında, “Siyaseti dinsizliklerine âlet edenler, kabahatlerini örtmek için, başkalarını irtica ile itham ederler” der. Neredeyse bir asır önceki teşhistir bu. Gelin, bugün bakın, manzara ne ölçüde farklılaşmıştır, eğer değişen bir şey varsa!

Bediüzzaman, bundan sonra, “on bir buçuk cinayetim” başlığı altında, kendi yaptıklarını sıralayarak bir savunma yapar. Sonra da, beraat kararı aldığı zaman, “Zalimler için yaşasın Cehennem” sözünü haykırarak Beyazıt’tan Sultanahmet’e kadar yürür. Yani, beraat kararı verenlere bir teşekkür, bir minnet borcu yoktur. Mahkûmiyet kararı belki onu hiç üzmeyecekti. Beraat kararı da bir sevince, bir feraha yol açmamıştır. Dâvâsı yine aynıdır: Zalimler için yaşasın Cehennem!

Üstad bugün de olsaydı aynı savunmayı yapar mıydı? Aradan 90 sene geçti. 1909’da gösterdiği tavrı aynı şekilde ortaya koyar mıydı?

Tekrar bir savunma yapmasına gerek kalır mıydı, bilmiyorum. Zaten yıllar sonra bu müdafaayı kendisi tekrar neşretmiştir. Az önce okuduğumuz ve mescidinin basılması üzerine yazdığı “Es’ile-i Sitte—Altı Sual” başlıklı bölümde, bundan daha şiddetli bir müdafaası var. O bahsin bir yerinde, “Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî bir canavar çete reisinin bir usulü var, bir düsturla hükmeder. Ya siz hangi usulle bu tecüvüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu gösteriniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz?” diyor. Tabloyu değiştirin, yılları değiştirin, başka tabloları ve yılları göz önüne getirin. Yine aynı tasvir edilen manzara çıkar.

İkinci olarak, Bediüzzaman, “İnsanlık âleminde umumiyetle hükmeden vicdan hürriyeti prensibini kırmak ve küçük görmek ve bütün insanlığa hakaret etmek ve bütün insanlık âleminin itirazını hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayaniyorsunuz?” diye sorar. İşte bugün bütün Avrupa’nın, Amerika’nın ve uluslararası insan hakları örgütlerinin dikkatlerinin yoğunlaştığı bir ülke haline geldik. Biri gidiyor heyetlerin, diğeri geliyor. Hakkımızda İnsan Hakları Mahkemesine açılan dâvâların sayısını bilen yok. Mahkûmiyet kararları peş peşe geliyor. Buna karşı ise, “Avrupa bizim işimize ne karışıyor, dünya bizim işimize ne karışıyor?” şeklindeki itirazlar da yamyam hukukunu andırmaktan öteye gidemiyor.

1960’lı yılların sonlarında, Afrika ülkelerinden birinde bir yamyam yakalanmış ve bunun hikâyesi o günün gazetelerinde yer almıştı. Bu yamyam, çocuklarını, karısını, kaynanasını yemiş, bütün aileyi temizlemiş. Mahkemeye çıkarılıyor; fakat niçin mahkemeye çıkarıldığını da bir türlü anlayamıyor. Hakime çıkışıyor “Size ne oluyor?” diye. “Ben yabancı yemedim ki, kendi ailemi yedim!”

Şimdi birileri de “Biz eziyet ediyorsak kendi vatandaşımıza eziyet ediyoruz; dünyaya ne oluyor?” diye düşünüyorlar. Üstad ise, bu yamyam kafasına, yıllar öncesinden soruyor: “Bütün dünyayı küçümseyecek böyle bir davranışla siz hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var? Kendinize ‘laik’ demekle ne dine, ne de dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği kendinize mutaassıbâne bir din edinmek tarzında dine ve din ehline böyle bir tecavüz elbette saklı kalmayacaktır, sizden sorulacaktır. Ne cevap vereceksiniz? Yirmi hükûmetin en küçüğünün itirazına dayanamadığınız halde, nasıl bu bütün yirmi hükûmetin birden itirazını hiçe sayar gibi vicdan hürriyetini cebrî bir şekilde bozmaya çalışıyorsunuz?”

Bu sözleri ne zaman sarf ediyor?

1950’den önce, tek parti devrinde, Türkçe ezanın zorla okutulduğu yıllarda yazılmış bir yazı.

İşte, Bediüzzaman’ı takip edenlerin bu noktada, onun haksızlıklar karşısında gösterdiği tavrı gösterdiklerini, onu takip ettiklerini söyleyebilir miyiz?

Artık “Üstadı takip edenler” mefhumunu bir yana bırakmak lâzım. Üstad, birilerinin malı olmaktan çıkmış ve eserleri her yana yayılmıştır. Bakın, yıl sonuna doğru plânlanan ve iki yılda bir yapılan, Risale-i Nur ile ilgili bir sempozyum var. Şu ana kadar yurt dışındaki üniversitelerden bu sempozyuma gönderilen tebliğlerin sayısı 220. Bu rakam daha sonra kaça ulaşır, bilmiyorum. Şimdi siz hangi gruptan, hangi cemaatten, hangi peşinde gidenden söz edeceksiniz? Dünyanın malı olmuş, dünya onun peşinden gitmeye başlamış. Ha, Türkiye bunun kıymetini bilir mi? Bilirse kendi lehine. Türkiye’den çıkmış bir bilim adamı gösterin bana, onun hakkında düzenlenen bir sempozyuma, Amerika’dan Avustralya’ya kadar yurt dışındaki üniversitelerden 220 tebliğ gönderilsin! Bugüne kadar hangi ilim adamı, hangi profesör, hangi rektör, hangi berber bu ülkeye böyle bir şeref kazandırmıştır? Bir hukuk mücadelesinin çok ötesinde bir değeri vardır Bediüzzaman’ın ve eserlerinin. Biz hâlâ “O şöyle bir konuda sessiz kalır mıydı, kalmaz mıydı?” münakaşasında emekliyorsak, vah geri kalmış ülkenin zavallı evlâtlarına! Amerika’daki, Avrupa’daki adam, bizde olanı ve bağrımızdan çıkanı bizden çok daha iyi görebiliyor. Bir de bize bakın, nelerle uğraşıyoruz. Kazık kadar adamların boylarından utanmaksızın marşlar söyleyerek yasak kutladıkları bir ülke için Bediüzzaman gibi değerler pek lüks kaçıyor!

Yani, temel hak ve hürriyetler konusunda, vazgeçilemeyen haklar noktasında baktığımızda…

Vazgeçilme diye bir ihtimalin hayallerden dahi geçmemesi lâzım. Ve artık şunu da kesinlikle bilmek gerekir ki, Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u birilerinin, birtakım grupların, bazı şahısların hareketlerine ve beyanlarına bakarak yargılamak mümkün değildir, doğru da değildir. Ve bunun devri de kapanmıştır. Eserler ortada, herkesin ulaşabileceği yerdedir. İsteyen alır, istifade eder, isteyen onun hizmet tarzını benimser, “Ben de bu tarzı takip edeceğim” der.

Yani insanların anlaması çok mu kolay demek istiyorsunuz?

Elimizde kıstası olmayan bir konuyla karşı karşıya değiliz ki. Şimdi bir davranışı görüyoruz. Bunun Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur’a mal edildiğini görüyoruz. Ama Risale-i Nur orta yerde. Bunun ona uyup uymadığını anlamak için bizzat kendi gözlemlerimize başvurmak yerine, hâlâ birtakım ihtimaller peşine takılıyorsak, o bizim kusurumuzdur. Tahkik etmeyişimizdendir, araştırmayışımızdandır. Araştırmama gibi bir kusuru taşıyanların, başkalarını suçlamaya hakkı olmaz. Risale-i Nur’un bugün internette siteleri var, CD’leri var, indekslenmiş kitapları var, bu konuda yazılanlar var, hayatında Bediüzzaman’ı tanıyanların hatıraları var. Bunların hepsi yayınlanmış durumda. Bütün bunlar orta yerdeyken, Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u anlamak için doğrudan doğruya ona ulaşmak imkânı varken, dolambaçlı yollardan gelen haberlere iltifat etmek, Müslümana yakışan bir vasıf olamaz. İsrâ Sûresindeki bir âyet-i kerimede, “Bilmediğin şeyin peşine takılma. Kulak olsun, göz olsun, kalb olsun, hepsi bundan sorumlu tutulmuştur” buyuruluyor. Bu ağır bir mes’uliyettir. Bir Müslümanın, ister bir düşünce olsun, ister bir hizmet metodu olsun, peşine takılmadan evvel onu araştırmak gibi bir yükümlülüğü vardır.

[Sonu yarın]

***

Bundan önceki bölümler:

http://www.yazarumit.com/o-kuranin-adami/

http://www.yazarumit.com/butun-cozumler-kuranda/

http://www.yazarumit.com/o-haksizlik-karsisinda-hicbir-zaman-susmadi/

http://www.yazarumit.com/furuat-sozu-bir-mugalatadir/

http://www.yazarumit.com/tukurun-zalimlerin-hayasiz-yuzlerine/

http://www.yazarumit.com/bizi-dusman-degil-dostlar-yaraladi/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here