– 18 –

Buna benzer ifadelere, Risale-i Nur Külliyatının daha pek çok yerinde rastlanır ki, bu da, tasvir edilen duyguların Müellif tarafından son derece yoğun bir biçimde ve tekrar tekrar yaşanmış olduğunu göstermektir. Çiçeklerin ve böceklerin ıztırabını bu kadar derinden hisseden bir kalbin, herhalde, insanların başına gelenler karşısında daha derin yaralar alacağında şüphe yoktur. Nitekim Bediüzzaman, dini ve milliyeti ne olursa olsun, çeşitli felâketlerin kucağına düşmüş insanların acılarını da onlarla beraber yaşamış, dünyanın uzak köşelerindeki felâketzedelerin ıztıraplarından payını almıştır:

Bir zaman, eski Harb-i Umumîde, düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.[1]

 

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. . . . Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim.[2]

Bunlar, Risale-i Nur Külliyatını okuyanların âşinâ olduğu ifadelerdir. Gerçi bunlara benzer ifadelerin hemen ardından, tasvir edilen karamsarlığı giderici başka bir bakış açısı gelir; fakat, ne olursa olsun, başlangıçta hissedilmiş olan ıztırap şiddetlidir ve bu durum, hem çekilen acının ayrıntılı bir şekilde tasvir edilmesinden, hem de buna benzer tasvirlerin pek çok yerde tekrarlanmasından anlaşılmaktadır. Bu ayrıntılar ve tekrarlar sebebiyle, biz de bu husus üzerinde biraz fazlaca durmak ihtiyacını duyuyoruz.

Firaklar bir değil, bin değil

Gerçekten de, Bediüzzaman’ın gerek hemcinsleriyle, gerekse kâinattaki diğer varlıklarla beraber yaşamış olduğu acılar, insanın ruh âleminde derinlere nüfuz eden duygulardır. Herşeyle dost olan bir insanı bu dünyada pek çok ayrılık birden bekler. Çünkü sevilenlerden hiçbiri kalıcı değildir. Onlardan her biri, bir dost kalbinde derin bir yara açmaya adaydır. Fakat mükellef bir ziyafetten önceki açlık, deliksiz bir uykudan önceki yorgunluk, servetten önceki yoksulluk, âfiyetten önceki hastalık gibi, bu ayrılık ve acıların şiddeti de, onun arkasından gelecek olan şifanın daha iyi takdir edilmesini sonuç verecektir. Kur’ân’ın aydınlattığı bir kâinatın ne anlam ifade ettiğini her iman sahibi takdir edebilir; fakat bunun asıl hazzını yaşayanlar, Kur’ân’ın nurundan önceki karanlığı bilfiil yaşamış ve onun ıztırabını ruhunun derinliklerinde duymuş olanlardır. Bediüzzaman, nefsine güvenerek kâinata kalın bir gaflet perdesinin ardından bakan insanların, kendi halleri üzerinde bir parça durup düşündükleri zaman neler hissettiklerini veya hissedebileceklerini çok iyi bilir. Çünkü bu tür denemeleri kendi âleminde defalarca yaşamıştır.

Sağa, yani, mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken, bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nev’imin bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi.

 

Sol tarafım olan istikbale, derman ararken baktım. Gördüm ki, benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet verdi.

 

Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ıztırap çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü.

 

Sonra bu cihetten dahi me’yus olunca, başımı kaldırıp, ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek bir meyvesi var; o da benim cenazemdir, o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.

 

O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki, o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir surette, ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime dert kattı.

 

Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fâni olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti.

 

O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış, bana bakıyor. Onun arkasında, ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.

 

Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa olacak, cüz’î bir cüz-ü ihtiyarîden başka birşey elimde yok. O hadsiz a’dâ ve hesapsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı insanî olan o cüz-ü ihtiyarî, hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız olduğundan, kesbden başka birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun; ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ ondan gelen korkuları men etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime faydası olmadığını gördüm.[3]

IMG_3932-a

Ağlamaların gülmeye dönüşü

Kur’ân eczahanesinden aldığı ilâçlar, Bediüzzaman’ın imdadına böyle anlarda yetişir. O, önce derdi teşhis eden, vak’ayı iyice inceleyen, onu bütün ayrıntıları ve bütün sonuçlarıyla mercek altına alan, sonra probleme çözüm araştıran ve bulduğu çözümü de deneyerek doğruluğundan emin olan, tahkik ehli bir ilim adamı, bir eczacı, yahut bir hekimdir. O hekim, hangi dert için Kur’ân’a başvurmuşsa, aradığını bulmuş ve dertlerini âfiyete, ağlamasını gülmeye çevirmiştir:

Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın semâsında parlayan iman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki, gördüğüm o vahşetler ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi, yine o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi.[4]

 

Mukadderat-ı hayatiyenin dış yüzünde bulunan elîm keyfiyetleriyle kadere karşı müthiş itirazlar başladığı hengâmda, birden nur-u Kur’ân, sırr-ı îmân, lûtf-u Rahman ile tevhid imdadıma yetişti, o karanlıkları aydınlattı, benim bütün “ah” ve “of”larımı ve ağlamalarımı sürurlara ve yazık demelerimi maşaallah, barekâllah’lara çevirdi; “Elhamdü lillahi alâ nûri’l-îmân” dedirtti.[5]

[Devam edecek]

[1]  A.g.e., 1599.

[2]  A.g.e., 1615.

[3]  A.g.e., 705.

[4]  A.g.e.

[5]  A.g.e., 852.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here