Risale-i Nur üzerindeki devlet himayesini CHP-FETÖ-AYM işbirliğiyle kaldıran Yeni Asya gazetesinin zafer sarhoşluğu pek kısa sürdü ve bu mücadeleyi hangi niyetle vermiş olduğu herkesin görebileceği bir açıklıkla ortaya çıkmış oldu. Şimdi, bu sürecin herhangi bir yerinde rol alıp da Yeni Asya’nın komplosuna yardımcı olmuş olan kimselerin ciddî bir muhasebe içine girme zamanıdır. Bu muhasebeye yardımcı olmak üzere, maceranın belli başlı kilometre taşlarını hatırlayalım.

Bediüzzaman’ın ideali

Bütün Risale-i Nur talebelerinin çok iyi bildiği gibi, Risalelerin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanması ve devlet himayesi altına alınması, Müellif Bediüzzaman Hazretlerinin ısrarla takip ettiği bir gaye idi. Hattâ, son yıllarında, bu gayeyi tahakkuk ettirmek niyetiyle Ankara’ya en önde gelen bir talebesini göndermiş, yine talebelerinden olan milletvekili Tahsin Tola da bu gaye için temaslarda bulunmuştu. Üstad’ın ve talebelerinin bu konudaki müteaddit mektupları Emirdağ Lâhikasında yayınlanmıştır ve muhalif-muvafık herkesin elindeki kitaplarda mevcuttur.

Bir ihanet ve sonrası

Son senelerde, şimdi FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü) adıyla birçok mahkemede dâvâları görülmekte olan cemaat, önceden beri tasarladığı ve muhtelif defalar gerçekleştirmeye teşebbüs edip de Üstad’ın talebelerinden gelen şiddetli tepkiler sonucunda geri adım atmak zorunda kaldığı bir suikast teşebbüsünü âni bir şekilde ve tam bir kararlılıkla uygulamaya koydu ve “sadeleştirilmiş” Risaleleri, hiçbir yetkisi olmadığı halde peş peşe yayınlamaya başladı. Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Hazretlerinin vâris tayin ettiği talebelerinin bu konudaki müracaatları ise dikkate bile alınmadı. Anlaşılan, örgütün lideri olan kişi, çok önceden kafasına koyduğu (veya kendisine dikte ettirilmiş bulunan) planı uygulamak için şartların olgunlaştığını düşünmüş ve bazı yasal boşluklardan faydalanarak bu işi oldu-bittiye getireceğini sanmıştı.

Devlet himayesine doğru

Bediüzzaman’ın vâris olarak tayin ettiği yakın talebelerinden hayatta olanlar, mevcut yasaların bu konuda bir tedbir almak için yeterli olmadığını görünce, devlet yetkililerine başvurarak bu memleketin medar-ı iftiharı olan Risale-i Nur’ların devlet himayesi altına alınması için yasal düzenleme talebinde bulundular. Devlet yetkililerimiz de, Üstad’ın vasiyeti niteliğindeki bu arzuyla yakından ilgilenerek gerekli düzenlemeleri hayata geçirdiler. Böylece, Risale-i Nur’lar üzerinde sadeleştirme veya başka türlü şekillerde tahrifat yapılması kesin olarak yasaklandı ve hapis cezasını gerektiren bir suç halini aldı. Aynı düzenlemeler, bir yandan da, devlete, Risale-i Nur’ları başka neşreden olmasa dahi bizzat neşretmek suretiyle aslına uygun şekilde pilyasada bulundurma yükümlülüğünü de getiriyordu.

Bozulan hesaplar

Ne var ki, Türkiye’de başka hiçbir kitabın erişemediği boyutlarda okuyucuya her zaman erişen Risale-i Nur neşriyatı, ticarî boyutları hiçbir zaman küçümsenmeyecek bir sektör teşkil etmekteydi. Her türlü ticarî teşebbüs kendisine göre bir risk taşırken, Risale-i Nur neşrinin hiçbir maddî zarar ihtimali yoktu; çünkü kim bu sahaya el atacak olsa, bastığı kitap mutlak surette satılıyordu. Hattâ, bir düzineden fazla yayınevinin kitap piyasasındaki en kesat zamanlarda bile Risale-i Nur neşriyatı sayesinde ayakta durabildiği, herkes tarafından bilinen bir husustu. Risale-i Nur neşriyatının başıboşluktan kurtarılarak Üstad’ın vasiyeti doğrultusunda bir disiplin altına alınması ise, nakit problemlerini Risale basarak aşmaya alışagelmiş olanların rahatını kaçıran bir durumdu. Onun için, söz konusu yasal düzenlemelere karşı amansız bir kampanya başlatıldı.

Yalan üzerine kurulu gayrı meşru ittifaklar

Böyle bir kampanyayı başlatmak ve yürütmek, her türlü yalanın mübah sayıldığı, hattâ fazilet telâkki edildiği siyasî ortamlarda dünyanın en kolay işiydi. Risale-i Nur’ları devlet himayesine alarak tahrifattan koruyan düzenlemeler, “Risale-i Nur’u yasaklamak” şeklinde sunuldu ve bu iddia sürekli tekrar edildi. Bu arada, her biri ayrı bir dâvâ peşinde olsa da iktidara diş bilemek hususunda birbiriyle çok iyi anlaşan muhtelif muhalefet cepheleriyle iletişim kurmak hiç de zor olmadı.

Önce FETÖ’nün peşine takıldılar. Bunlar zaten Risale-i Nur’a karşı sadeleştirme adı altında girişilen suikastin bizzat faili ve son yasal düzenlemelerin de birinci derecede hedefi durumda olduklarından, onlardan pek yakın bir ilgi ve himaye gördüler. (Bu arada, eskiden beri ciddî maddî sıkıntı içinde bulunduğu bilinen gazetenin açık bir ferahlama içine girdiği de gözlerden kaçmadı; ancak bu başka bir konu teşkil ettiğinden şimdilik o sahaya girmiyoruz.) Arkasından, CHP’nin kanun iptal ettirme konusundaki engin tecrübesinden istifade ederek Anayasa Mahkemesine başvuruldu ve yasal düzenleme iptal edildi. Böylece, Risale-i Nur üzerindeki devlet himayesi kalkmış oldu.

İlâhî kanuna karşı beşer kanunu

Bu arada, Bediüzzaman Hazretlerinin vâris tayin ederek Risale-i Nur’u emanet ettiği talebelerine karşı mahkemelerde yaman bir savaş başlatıldı. Gerçekte, kendilerini Nur talebesi olarak nitelendiren hiçbir kimsenin, hattâ hiçbir Müslümanın böyle bir mücadele içine girmesi düşünülemezdi. Çünkü Risale-i Nur Müellifinin eserini kimlere emanet ettiği, herkesçe malûm olan ve kitaplarda yayınlanmakta bulunan muhtelif vasiyetleriyle belli olan bir husus idi. Vasiyeti değiştirmek ise, Kur’ân-ı Kerim’de çok büyük bir vebâl olarak nitelendiriliyordu (Bakara, 2:181). Fakat Yeni Asya gazetesi, böyle bir durumda hiçbir Müslümanın cesaret edemeyeceği bir işe girişti:

İlâhî kanunların karşısına beşer yasalarını çıkararak, Bediüzzaman’ın merhum kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un nesebinden olan hayattaki akrabalarını da âlet etmek suretiyle, vâris olarak Bediüzzaman’ın tayin ettiği talebeleri yerine, Bediüzzaman ile sadece kardeşi sebebiyle bir nesep bağı bulunan ve Risale-i Nur ile o güne kadar ilgilendikleri görülmemiş bazı akrabalarını “Risale-i Nur’un vârisleri” olarak mahkemeye tescil ettirdi.

Bundan sonra da CHP’nin rehberliğinde Anayasa Mahkemesine başvurarak devlet himayesini öngören yasal düzenlemeleri iptal ettirmek zor olmadı. Yeni Asya, CHP’nin bu iyiliğini asla unutmayacak ve daha sonra Meclis’e bir heyet göndererek CHP milletvekillerine minnet ve muhabbetlerini takdim edecekti.[1]

Öncesinde bir mason vardı

Böylece, Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’a devletin sahip çıkması yönündeki vasiyeti ikinci defa akîm kalmış bulunuyordu. Bediüzzaman’ın sağlığında da Menderes’in talimatıyla bu iş gerçekleşmek üzereyken, Üstad-ı Âzam rütbesinde bir mason olan Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur’un müdahalesiyle bu teşebbüs akîm kalmıştı. Aradan yarım yüzyılı aşkın bir zaman geçtikten sonra, nihayet devlet yetkililerinin tam bir âhenk içinde konuya sahip çıktıkları bir zemin hasıl oldu, uzun uzadıya çalışmalarla yasal düzenlemeler hazırlandı ve Meclisten geçirildi ve uygulamaya konuldu. Bu defa da siyasî husumetlerini hizmet prensibi edinmiş olan bir grup, FETÖ ile CHP’den yardım almak ve Bediüzzaman’ın vasiyetine karşı onun akrabalarını, İlâhî kanunların karşısına da beşerî kanunları sürmek suretiyle, Anayasa Mahkemesine başvurdu ve yarım asırlık emekleri birkaç ay içinde boşa çıkardı.

Zafer mi, tahrip mi?

Kazandıkları zaferin (!) sarhoşluğuyla yaptıkları işin vahâmetini kavrayacak durumda olmayan Yeni Asya gazetesi elebaşlarının aksine, Risale-i Nur talebeleri, bu “zafer” görünümlü durumun “şer ve tahrip” kabilinden bir vak’a teşkil ettiğini ve pek çok kimsenin yıllar süren emeğiyle ulaşılmış bir muvaffakıyeti cüz’î ve ademî bir teşebbüsle boşa çıkarmanın zor bir iş olmadığını biliyorlar. Bu husus Risale-i Nur’da şöyle açıklanıyor:

Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenab-ı Hak rahmet ve inayetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehasinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakk’a sığınmasının sırrı nedir?

 

Elcevap: Hikmeti ve sırrı şudur ki, ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfîdir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir. Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam, bir günde tahrip eder. Evet bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerait-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan, Hâlık-ı Zülcelâl’in kudretine mahsus olduğu halde, bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için “Et-tahribü eshel” durub-u emsal hükmüne geçmiş.[2]

 

Sadeleştirme yetkisini alana bakın!

Risale-i Nur üzerindeki devlet himayesini kaldırmak için bir yandan böyle bir mücadele verilirken, kapalı kapılar arkasında bazı tuhaf gelişmeler de cereyan ediyordu:

Bediüzzaman’ın vasiyetine ve Risale-i Nur talebelerine karşı bu mücadeleyi veren Yeni Asya, Bediüzzaman’ın sonradan ortaya çıkan akrabalarından Seyda Ünlükul ile 18 Nisan 2014 tarihinde bir sözleşme imzalayarak, hem Risale-i Nur’u “sadeleştirerek basma” yetkisini aldı, hem de bu konuda başkalarını da yetkilendirme yetkisini aldı. Bu tesadüfen veya dikkatsizlik sonucu olacak bir iş değildi; çünkü “sadeleştirme” kelimesi sözleşmeye özenle yerleştirilmişti.[3] Bu ise, sözleşmenin her iki tarafı açısından da açıklanması son derece zor bir durum ortaya çıkarıyordu:

Seyda Ünlükul, her ne kadar bu sözleşmeyi okumadan aceleyle imzaladığını söylese de, bu açıklama yasal açıdan geçerli bir mazeret teşkil etmediği gibi, inandırıcılıktan da uzak bulunuyor. Çünkü Seyda Ünlükul bir hukuk bürosunda çalışan ve sözleşmelerin sorumluluğu hakkında sıradan bir vatandaşa nisbetle daha fazla bilgi sahibi olan birisi.

Foya ortaya çıkıyor

Yeni Asya ise, bu durum ortaya çıktığında, niçin bu yola başvurduklarını izah eden bir açıklama yapmak yerine, söz konusu belgeyi, acemîce bir makaslama ile içinden “sadeleştirme” kelimesini çıkarmak suretiyle tahrif ederek yayınlamak ve bu suretle kabahatini örtbas etmek yolunu seçti.[4]

Derken, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra, sadeleştirme namı altındaki tahrifatın faili olan Ufuk Yayınları, tekrar elverişli bir zeminin oluştuğu kanaatine vararak, “sadeleştirilmiş” yeni Risaleleri piyasaya sürmeye kalktı.[5] Fakat Kaynak Holding’e devlet tarafından kayyım olarak atanmış bulunan Yönetim Kurulu Başkanı İmran Okumuş, duruma muttali olur olmaz tahrif edilmiş kitapları toplattı ve bir daha böyle bir duruma meydan vermeyeceğini açıkladı.[6] Yeni Asya ise bu durum karşısında mazeret üretme telâşına kapılırken pişkinliği de elden bırakmadı ve, kimse karşısında mahçup düşme endişesi taşımaksızın, “Sadeleştirmeyi biz önledik” iddiasını kemal-i ciddiyetle sütunlarına taşıdı.[7]

Yeni Asya’ya sorular

Şimdi, varılmış olan bu merhalede, gerek Yeni Asya’nın, gerekse Yeni Asya ile yaptığı sözleşmeye “eser sahibi” olarak imza atan Seyda Ünlükul’un cevaplandırması gereken sorular var. Yeni Asya’dan başlayalım:

  • Üstad’ın vasiyetine ve vasiyetle ilgili İlâhî hükümlere karşı beşerî kanunları çıkarmakla imanınızın ne hale geleceğini hiç düşünmediniz mi? Risale-i Nur’dan aldığınız ders, imanınızı bir hırs uğruna tehlikeye atmanıza cevaz mı veriyor?
  • “Risale-i Nur yasaklanıyor” yalanını uydururken hiç utanmadınız; bu bilinen birşey. Fakat “Risale-i Nur devlet tekeline alınıyor” derken, asıl maksadınızın Risale-i Nur’u kendi tekelinize almak olduğunun, imzaladığınız sözleşmelerle çok kısa zamanda ortaya çıkacağını da mı akıl edemediniz?
  • Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi yasalarla önlenmiş durumda iken, bir yandan bu yasayı iptal ettirmeye çalışıp, bir yandan da bir punduna getirerek Seyda Ünlükul’dan “sadeleştirme” yetkisi almanızın, üstelik bununla da yetinmeyip bu yetkiyi başkalarına da verme yetkisini koparmanızın sebebi nedir? Yoksa bu durum, FETÖ ile “Siz bize yardım edin, biz de size tekrar sadeleştirme yolu açalım” şeklinde yaptığınız bir anlaşma gereği midir? (Sonradan imzalanan sözleşmelerde farklı hükümlerin yer alması sizi kurtarmaz; çünkü siz böyle bir sözleşmeye bu yetkiyi koymayı tasarlamış ve uygulamış kimselersiniz. Yarın öbür gün müsait bir zemin bulunca yeniden sözleşme imzalanarak aynı yetkiyi tekrar talep etmeyeceğinizi kim garanti edebilir?)
Seyda Ünlükul’a sorular

Gelelim kendisini “eser sahibi” olarak tanıtarak sözleşme imzalayan Seyda Ünlükul’a. Gerçi kendisine daha önce de bazı sorular yöneltmiştik;[8] fakat bu defaki sorularımız daha kısa ve net olacak:

  • Sizi Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Hazretlerinin vasiyetine ve talebelerine karşı öne sürmek isteyenlerin niyetlerinden hiç mi şüphelenmediniz? Yanlış bir işe sürüklendiğinizi anlamadınız mı? Böyle bir mücadeleye hangi niyet ve hangi cesaretle karıştınız?
  • Önünüze konulan sözleşmede “sadeleştirme” yetkisinin bulunduğunu nasıl görmezsiniz? Siz ki, hukuk bürosunda çalışan bir kimsesiniz; önünüze getirilen herşeyi okumadan imzalamak âdetiniz midir?
  • Haydi, imzalarken fark etmediniz diyelim. Bilâhare bu kimselere hem sadeleştirme, hem de bu yetkiyi başkalarına da verme yetkisi bağışladığınızı fark ettikten sonraki tepkiniz ne oldu? Bir oyuna getirildiğinizi anladınız mı, anlamadınız mı? Bu oyunun yanlışlıkla sözleşmeye bir madde ilâve etmek demek olmadığını, apaçık bir hainlik eseri olduğunu görmediniz mi? Mü’min bir delikten iki defa ısırılmaz; size vaktiyle bu ihaneti yapmış olanlar ile daha sonra nasıl olur da bir sözleşme daha imzalarsınız? Üstelik bunu Risale-i Nur talebelerine, hele hele Risale-i Nur’un Müellif tarafından tayin edilmiş vârislerine karşı nasıl yaparsınız?
  • Halanızı öne sürerek, şu anda kimsenin Risale-i Nur’u sadeleştirme yetkisi alamayacağını iddia ediyorsunuz. Halanıza emr-i Hak vaki olduğunda, sizin ve daha başkalarının her türlü tahrifat için yetki dağıtmayacağınızdan kim nasıl emin olabilir? Dün bu yetkiyi vermiştiniz; yarın da şartlar müsait olduğunda pekalâ yeniden verebilirsiniz. Üstelik sadeleştirmenin faili olan cemaatle yakınlığınız da kimsenin yabancısı olan bir husus değil!

Bir çağrı

Herşeye rağmen, tövbe kapısı da henüz kapanmamışken, vicdanınıza hitap ederek size bir çağrıda bulunmak istiyoruz:

  • Hiç de hayırlı bir gayeye hizmet etmeyen bir mücadelenin içine çekilmiş olduğunuzu artık görün. Kader sizi Bediüzzaman’a akraba yapmak gibi bir şerefe eriştirmişken, siz bu şerefi, Bediüzzaman’a ihanet etmek şeklinde bir bedbahtlıkla değiştirmeyin. Üstad eğer arkasında mal ve mülk bırakmış olsaydı, hisseniz nisbetinde bu mal ve mülke verâset iddiasında bulunabilirdiniz. Fakat Üstad Hazretleri arkasında mal-mülk değil, ilmî bir eser bırakmıştır ve bu eserini de akrabalarına değil, yıllarca yanında yetiştirdiği talebelerine emanet etmiştir. Siz bir oyuna getirilerek Üstad’ın vasiyetine ve vasiyetle ilgili İlâhî hükümlere karşı mücadele eden bir duruma düşürülmüş bulunuyorsunuz. Eğer Risale-i Nur’u okuma fırsatı bulup da ondan hakikî bir iman dersi almış iseniz, bu durumdan titreyerek tövbe ediniz ve haksız yere üstlendiğiniz emaneti, hakikî sahiplerine tevdi ederek onlardan ve bütün Risale-i Nur talebelerinden helâllik alınız. Bunu yaptığınız takdirde Risale-i Nur talebeleri sizi bir kardeş olarak bağırlarına basacaktır. Böyle bir kardeşliği, fâni dünyanın gelip geçici menfaatlerine feda etmeyiniz!

***

[1] Bkz. “Yeni Asyacıların Sürpriz CHP Ziyaretleri.”

[2] 13. Lem’a, 1. İşaret.

[3] Bkz. “Üstad’a Akraba Hançeri.”

[4] Bkz. “Yalan Haberin Adresi: Yeni Asya.”

[5] Bkz. “Risale Tahrifatına Devam.”

[6] Bkz. “Suikast Kayyımdan Döndü.”

[7] Bkz. “Sadeleştirmeyi Yeni Asya Önlemiş!”

[8] Bkz. “Daha Önceleri Neredeydiniz?” ve “Nur Talebeleri, Bu Vârisi Nasıl Bilirsiniz?”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here