İşte bu yüzden Biz İsrailoğullarına buyurduk ki, kim bir cana kıymamış yahut yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir kimsenin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir.

Mâide Sûresi, 5:32

ÜMİT ŞİMŞEK

ÂYET-İ KERİME, insanlık tarihindeki ilk cinayet olan Kabil-Habil vak’asını naklettikten sonra, peygamber katili bir millete yapılmış olan uyarıyı hatırlatıyor:

Bir kişiyi haksız yere öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir. Bir kişinin hayatını kurtaran da bütün insanları kurtarmış gibidir.

Bu ifadede bir teşbih vardır, bir kıyas yapılmıştır. Anlamı doğru olarak çözebilmek için, birbiriyle aralarında benzerlik kurulan iki şeyin arasındaki “benzetme yönünü” (vech-i şebeh) dikkate almak gerekir.

Teşbih bir kişiyi öldüren ile bütün insanları öldüren (yine aynı sebeple, bir kişiyi kurtaran ile bütün insanları kurtaran) kimse arasında cereyan etmektedir. Acaba bunlar arasındaki ortak yön nedir? Hangi yönden bu ikisi arasında bir benzerlik kurulmuştur?

Bu benzerlik, kemiyet, yani sayı yönünden olamaz. Eğer öyle olsaydı, bir kişiyi öldüren bir kimse hakkında, daha sonraki cinayetleri için bir suç artışı söz konusu olmaz, meselâ âdi bir katil ile Stalin arasında fark kalmazdı.

Bu durumda, benzetme yönünü daha başka yerlerde aramak gerekiyor.

Eğer hadiseye nicelik değil de nitelik (keyfiyet) yönünden yaklaşırsak, bu sorunu çözmekte zorlanmayız. Özellikle İlâhî sıfatlar açısından ele aldığımız zaman, durum daha da netleşecek ve insan haklarının Kur’ân’da nasıl bir yere sahip olduğu görülecektir.

Evet, haksız yere bir cana kıymak, nitelik itibarıyla, en büyük bir cinayettir. Kıyılan can bir tane de olsa cinayettir, bin tane de olsa cinayettir. Bütün insanlığın hayatına kasteden bir kimse nasıl bir cinayet işlerse, tek bir mâsumun hayatına kasteden de aynı nitelikte bir suç işlemiş olur. Bir damla ile deniz arasında mahiyet farkı olmadığı gibi, bu iki cinayet arasında da mahiyet farkı yoktur.

Bundan da şu önemli sonuç çıkar:

Allah huzurunda, bir insanın hakkı ile bütün insanlığın hukuku aynı önemde ele alınacak; bunlardan biri diğerinin önüne geçmediği gibi, geri de kalmayacak, asla küçümsenmeyecek ve ihmale uğramayacaktır.

İnsanın bütün İlâhî sıfatlar karşısında durumu böyledir. Allah’ın kudreti karşısında bütün insanları yaratmak tek bir insan yaratmak gibi kolay, bir insanın yaratılışı da tüm insanlığın yaratılışı kadar önemle ve özenle yürütülen bir icraattır. Bir kişinin hal ve hareketlerini de, Yüce Allah, bütün insanlığın hal ve hareketleri gibi önemle takip eder ve kayıt altına alır. Bir kişinin duasını, tüm kâinatın duasına kulak verircesine dinler. Kocasını şikâyet eden kadın hakkında sûre indiren Allah’ın ilminden hiçbir şey saklı kalmadığı gibi, mahkemesinde de hiçbir hak zayi olmaz; en küçük görülen şey ile en büyük zannedilen şeyin dâvâları, bir arada, aynı önem ve aynı dikkatle, pek seri bir şekilde görülür.

İşte burada bir mü’minin alması gereken büyük bir hukuk dersi vardır:

Hak haktır, küçüğü büyüğü olmaz. Hak sahiplerinin de azı, çoğu, küçüğü, büyüğü olmaz. İster maddî, isterse manevî olsun, insanlar arasındaki rütbe farkları İlâhî adalet karşısında kimseye bir ayrıcalık da sağlamaz, kimsenin hukukunun ihmaline sebep de olmaz. Bir köle ile bir hükümdar, âdi bir mü’min ile bir veli, adı sanı duyulmamış bir kimse ile bütün bir insanlık âlemi, orada tam bir adaletle muamele görür. Onlardan herbirinin bedenindeki herbir hücrenin duasını dinleyip ihtiyacını gören Yer ve Gökler Rabbi, onlardan herbirinin maddî ve manevî haklarını da öylece görür, gözetir ve gereğini yerine getirir.

Mü’minin bundan çıkarması gereken sonuç, hak ihlâllerinin hiçbirini küçümsememek olmalıdır — tabii iyiliklerin de.

Zira İlâhî adalet en küçük bir hak ihlâlini ihmal etmeyeceği gibi, İlâhî rahmet de en küçük bir iyiliği karşılıksız bırakmayacak; Mahkeme-i Kübrâda bunlardan hiçbiri küçük ve önemsiz görülmeyecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here