Son günlerin elîm olayları, bize, Gezi Olayları sırasında kaleme aldığımız bir yazıyı hatırlattı:

 

Biz eskiden âsâyişi ihlâl eden hareketlere “fesat çıkarmak” derdik. Bunu da Kur’ân’dan ve onun muallimi Resulullahtan öğrenmiştik. Şimdi bunun adı “hak arama” oldu; en dindarlarımız bile bu fiili böyle adlandırmakta bir beis görmüyor, en azından bunu yadırgamıyor.

Gerçi fesat sadece âsâyişin ihlâlinden ibaret değildir; çevrenin bozulmasından ahlâkî bozulmaya varıncaya kadar bu kavramın son derece geniş bir kapsama alanı vardır. Ancak âsâyişi ihlâl edecek, toplumun huzur ve güvenini sarsacak hareketlerin “fesat” kavramı içinde en önemli bir yer işgal ettiğinde ihtilâf yoktur. Kur’ân-ı Kerim bunu “arzda fesat çıkarmak” şeklinde tarif eder. “Arz” kelimesi dar anlamıyla muayyen bir bölge, belde, şehir veya ülke olarak anlaşılacağı gibi, en geniş anlamıyla da “yeryüzü” olarak düşünülebilir. Bu tabirin kullanılmasında, fesadın sirayet ederek yeryüzüne yayılma istidadına bir işaret vardır.

Kur’ân-ı Kerimin fesat konusundaki tavrı gayet açıktır, nettir ve bazılarımızın sindirmekte zorlanacağı kadar şiddetlidir. Şeriatın bazılarına sert görünen, gerçekte ise İlâhî rahmetin apaçık bir tecellîsini yansıtan yönü burada ortaya çıkar:

“Allah ve Resulüne savaş açan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya uğraşanların cezası, öldürülmek veya asılmak, yahut el ve ayaklarının çaprazlamasına kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmektir. Dünyada onların cezası böyle bir rezilliktir; âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır. “Ancak siz onları ele geçirmeden önce tövbe edenler müstesnadır. Şunu bilin ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Mâide, 5:33-34.)

Âyette sayılan cezalardan en hafifi sürgündür. Fesat kavramına giren hareketlerden en hafifi de kimseye zarar vermeden yol kesmek olarak açıklanmıştır; dolayısıyla, içtihadların da birçoğuna göre, bu fiile bu ceza uygun düşmektedir. Korkutmak, soymak, yaralamak veya öldürmek gibi fiiller de işin içine girdiği takdirde, sırasıyla diğer cezalar uygulama alanına girer. Vahşî Batının gösterdiği yerden bakanlar, bunu fesat çıkaranlara, haydutlara ve katillere karşı merhametsizlik olarak görürler; Kur’ân tarafından bakanlar ise, mâsum kitleleri koruyucu kanatları altına almış ve onları zalimlerin vereceği her türlü rahatsızlıktan ihtimamla esirgeyen bir rahmetin adalet ile iç içe geçmiş bir tecellîsini seyrederler.

***

Yüzyıllardır Kur’ân’ın bayraktarlığını yapmış bir milletin toprakları üzerinde haftalardır yaşanan hadiselere bir bakın:

İnsanların yolları kesiliyor. Taşlar sökülüyor, binalar tahrip ediliyor, insanların arabalarına, dükkânlarına ve eşyalarına zarar veriliyor. Esnaf iş yapamaz, insanlar sokağa çıkamaz hale getiriliyor. Sözlü veya fiilî tacize uğrayanların durumu, hayvanı hayvanlığından utandıracak seviyelere ulaşabiliyor. Sıkıştıkları zaman “Aramıza provokatörler karışmış” diyorlar, ama yine onlarla beraber eylem yapmaya, yol kesmeye, kendilerine ait olmayan mekânları işgal etmeye, çevreye ve insanlara zarar vermeye devam ediyorlar. Bütün bu hareketler içinde en mâsumu olarak görünen tencere-tava tamtamlarıyla yeri göğü inletmenin bile huzur kaçırmaktan başka bir mânâya gelmediğini bilmeyecek kadar idrakten mi yoksun bu insanlar, yoksa bunu bile bile aynı fiili işlemeye devam edecek kadar vicdandan mı uzak düşmüşler?

Toplumun can ve mal güvenliğini tehlikeye atarak mesaj vermeyi kendi hakkı olarak görenler, aslında, hak ettikleri bir şeyin peşine düşüyorlar. Eğer Allah’ın onlara hak olarak takdir ettiği hükümlerden sadece sürgün cezası uygulanmış olsaydı, küçük bir azgınlar güruhunun müstehak oldukları ıztıraba karşılık koca bir şehir ahalisi huzura kavuşmuş, böylece her hak sahibine hakkı verilmiş olmaz mıydı?

Fakat Kur’ân’ın rahmet ve adaletini çağdışı bulanlar, Batının vahşî felsefesini bize medeniyet adı altında kabul ettirdiler. Bu felsefede haydutluğa şimdilik “hak arama,” yol kesip gürültü çıkarmaya da “mesaj iletme” diyorlar; yarının neler getireceğini ise Allah’tan başka bilen yok.

Bunların hepsine alıştık da, sonradan olma Batılıların, dünyanın öbür ucundan bize “mâsum insanların mâsum isteklerini” gözetme tavsiyesinde bulunmalarına alışmak hiç kolay olmuyor.

Bediüzzaman Hazretleri böyleleri için “Fikrini dağıtır, manevî bir ecnebî olur” demişti. Daha başka şeyler de söylemişti, ama şimdilik bu kadarıyla yetinelim; bakarsınız birgün onlara da sıra gelir.

— Ümit Şimşek

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here