Bir mübarek mevsim nasıl heba edilir?

İlk yayın tarihi 25 Nisan 2018

Dünyanın bir numaralı ömür öğütücüsü siyaset, Üç Ayların en feyizli iki ayını bütünüyle işgal ve heder etmek üzere toplumumuzu esir almış bulunuyor.

Artık gündemimizde “Bir daha asla geri dönmeyecek olan bu faziletli günleri nasıl ebedî bir kazanca çevirebilirim?” sorusu yer almıyor. Şimdi en kıymetli dakikalarımız, derken saatlerimiz, derken günlerimiz ve haftalarımız, sosyal medyanın pisliklerini eşelemek ve birbirimize lâf yetiştirip kibir yarıştırmakla geçiyor. Bütün ins ve cin şeytanları bir araya gelse, milyonlarca insanın himmetini böyle kudsî bir mevsimde dünyanın en seviyesiz tartışmalarıyla hebâ etmek ve böyle bir muhabbet zamanında milleti birbirine düşürmek için bundan daha tesirli bir yol bulabilirler miydi?

Eğer “Memleketin mukadderatını ilgilendiren bu kadar önemli bir meseleden habersiz mi kalalım?” denecekse:

Bu meselelerde hemen herkes ne yapacağını zaten biliyordur. Oy verme günü geldiğinde gider, memleketin mukadderatında sizin payınıza düşen görevi yerine getirir, sonra işinizin başına dönersiniz. Bu geniş siyaset dairesinde her birimize düşen vazife bundan ibarettir. Yoksa, memleketin mukadderatını belirleyecek olan, bizim her gün televizyon başında veya internet dünyasının muzahrefatına batmış şekilde geçirdiğimiz günlerin sayısı değildir. Bu sayı ancak kendi mukadderatımızın belirlenmesinde bir rol oynar; o rol de ortaya çıktığında hangi fırsatları tepip hangi belâları başımıza musallat ettiğimizi anlayıveririz, ama iş işten geçmiş olur! En iyisi, biz şimdiden kısa bir hesap yaparak manzarayı bütün halinde görmeye çalışalım:

Bir örnek olarak, dünkü günümüzden kaç saatini bu şekilde heba etmiş olabiliriz: bir, iki, üç, beş, on?

Oldukça mütevazi bir rakam olarak, üç diyelim. Altmış günün toplamında bu rakam 180 saati bulacaktır.

Sonra da bu altmış günün “kazancını” bulmaya çalışalım:

Hangi konuda bilgimiz arttı? Ne öğrendik? Birinin yardımına mı koştuk? Bir gönüle mi girdik? Defterimizin hayır hanesine ne kadarlık bir yatırım yaptık? Din veya dünya için ne kazandık? Şu kadar kitap mı okuduk? Bu kadar hatim mi indirdik? O kadar hadis mi öğrendik? Bir sanat mı edindik? Lâf ebeliğinden ve sövüşmekten başka bir beceri mi kazandık?

Veya, Bediüzzaman Said Nursî’nin bu konudaki mükerrer ikazlarından şu ibret dolu mektubu bir kere daha pürdikkat okuyalım:

***

Sual: Bize verdiğiniz cevapta diyorsunuz: Siyasî geniş daireleri merakla takip eden, küçük daireler içindeki vazifelerinde zarar eder. Bunun izahını istiyoruz.

Elcevap: Üstadımız diyor ki:

Evet, bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alâkadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, mânevî bir divane olur; ya kalbini dağıtır, manevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, mânevî bir ecnebî olur.

Evet, ben kendim gördüm: Lüzumsuz bir merakla mütedeyyin iken âmi bir adam, beride ilme mensubiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Âl-i Beytten seyyidler cemaatinin bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesruriyetini gördüm. Böyle âmi bir adamın alâkası, bir geniş daire-i siyaset hatırı için böyle kâfir bir düşmanı, mücahit bir seyyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acip bir misali değil midir?

Evet, haricî siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebeti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesâili, basit fikirli ve idare-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandırıpruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve mânen öldürmekle dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemâl-i merakla, onlara göre mâlâyâni ve lüzumsuz mesâil-i siyasiyeyi radyoyla ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.

Evet, her bir adam vatanıyla, milletle, hükûmetle alâkadardır. Fakat bu alâkadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanı ve hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tâbi etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve ruhundan idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye, ve hâkeza, çok dairelerden hakikî vazifedar olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddî ve lüzumlu bu kadar alâkaların zararına olarak, o birtek lüzumsuz ve ona göre mâlâyâni olan siyaset cereyanlarına feda etmek dîvanelik değil de nedir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir