O da Bediüzzaman’ın yaşayan eserlerinden bir eserdi.

Kur’ân, Sünnet, Risale-i Nur ve İslâmî ilimlerle nefes alıp verdi.

İlim ve tahkik ehli nasıl olunur, ilmin namusu nasıl korunur, bunları hayatıyla ders verdi.

İstikamette, sadakatte, şecaatte bir âbideydi.

Bir Urfalı delikanlıdan bu vasıflara sahip bir insan çıkaran Üstadı ile her ânı bir tarih yazan görüşmelerinden birkaç sahneyi, Abdülkadir Badıllı Ağabeyin kendisinden dinliyoruz.

İlk görüşme

[Üstad] “Seni talebelerimin içindeki bütün Abdülkadir’lerin birincisi olarak da kabul ettim” dedi. Daha sonra, “Zübeyir ve Ceylân gibi kabul ettim, sen benim Abdurrahman’ımsın” dedi. Sonra “Sen Tarihçe-i Hayat’taki Abdurrahman’ın resmini gördün mü?” dedi. Ve çıkarttı bana gösterdi. “Buna benziyorsun, seni onun gibi kabul ettim. Maşaallah benim Abdurrahman’ım maşaallah” dedi.

***

Maşaallah Abdurrahman’ım

Vakit bir saat kadar geçmişti. Dedi:

Kardeşim bir saatlik görüşmemiz Allah için olduğundan, bin saat değerindedir. Beni tarassutlarıyla çok taciz ediyorlar. Yoksa seni yanımda bırakırdım. Yine de inşaallah seni bir zaman yanıma alacağım. Madem öyledir, seni bugün Urfa’ya göndereceğim. Bütün Urfa’lılara selâm söyle. Bütün onlara dua ettiğimi söyle. Hattâ onların mezarda yatanlarına da dua ediyorum. Urfa’nın hükûmetine dua ediyorum. Onun Belediye Reisine selâm söyle. Peki kardeşim” dedi.

Peki kardeşim” der demez, Zübeyir Ağabey ayağa kalktı. Ben de kalktım. Bir daha mübarek ellerini tutup doya doya öptüm. O da yine beni kucaklayıp boynumdan öptü. Ve huzur-u pâkinden yavaş yavaş çıktık. O da arkamdan “Maşaallah Abdurrahman’ım” diye söylüyordu.

***

Güzel kokular her tarafı sarmıştı

Üstadın odasına girer girmez, yaşlı, çok hasta, yatak içinde uzanmış, başında yeşil, siyah ve beyaz karışımı bir sarık vardı. Mübarek yüzünün bana ilk görünen şekli, televizyon ve perdelerinin boş oynadığı zaman elektirik dalgalarıyla bir titreşim vaziyetini gösterdiği gibiydi. Birkaç dakika o nurânî vaziyet mübarek simasında lemean etti. Adetâ mübarek yüzüne bakamaz oldum. Gözlerim kamaşıyordu. Hep dikkatle mübarek yüzüne bakıyordum. Yüzü kırmızıya meyyal bir buğday renginde idi. Mübarek gözleri mavi ve iri idi. Bir gözü diğer gözünden farklı idi. Yani birisi maviden ziyade yeşile mâyil idi. İri ve âsâr-ı şecaat gösteren gözünün beyazı kırmızı damarlarla dolu idi. Kaşları ileriye doğru dik ve çatık idi. Yüzü değirmi, alnı geniş idi. Burnu koç burnu gibi çıkık, şahin kuşu gibi atik idi. Ağzı geniş, çehresi iri idi. Mübarek çehresinde lemean eden nur-u velâyet zahir ve bahirdi. Sinekler konmak için yaklaştıkları vakit anında uçup kaçarlar idi. Mübarek ellerinin derisi altından damarlar görünürdü. Parmakları iri ve uzun idi. Saçları sarığın kenarından çıkmış ve kıvrılmıştı.

Saçları ve bıyıkları kınalı idi. Şivesi Van köylerinin yeni Türkçe öğrenmiş adamı şeklinde idi. Güzel kokular odasının her tarafını sarmıştı.

***

Vücut ülkesini muhabbet sardı

Dönüyordum. Fakat memnun ve mahzun olarak dönüyordum. Muradına nail olmuş bir âşıkın süruruyla dönüyordum. O bir saatlik sohbet artık benim için herşeydi. Kendimde sanki dünyayı fethedebilecek bir iktidar ve cesaret hissediyordum. Sanki kalbim Üstadım olan Hz. Said’le çelik halatlarla perçinleşmişti. Çünkü onun o lütufkâr, o keremkâr nurânî şefkati ve benim gibi ilimden irfandan, terbiye-i İslâmiyeden adetâ mahrum olan biçareye karşı gösterdiği şefkat, merhamet, talebeliğine kabul iltifatları benim bütün vücut ülkemi muhabbetle sarsmıştı. O andaki hissiyatımı ifade etmek mümkün değildir. Yine kara trene binip Urfa’ya müteveccihen hareket ettim. Nihayet Urfa’ya geldim.

***

Risale okunurken gözlerinden yaşlar akardı

Üstad sabah derslerinde her bir talebesinin eline bir tane verip, ders yaptırıyordu. Kendileri de dinlerdi. Biraz bir talebesi okur, sonra yanındaki talebesine sen oku diye işaret eder, o da okurdu. Risale okunurken mübarek gözlerinden yaşlar revan oluyordu. Ayrılacağım sırada Zübeyir Ağabeyden bir tane Siracü’n-Nûr’dan istirham ettim. Dedi, “Kardeşim! Hepsi Üstadımızın yanındadır. Ben isteyemem, sen gir, bir tane iste.”

Bunun üzerine huzuruna girip ayakta durup, boynumu bükerek bir tane istediğimi izhar ettim. Dedi, “Kürdoğlu! Ben bunları kimseye vermiyordum. Bu mecmualar Afyon Adliyesinde sekiz sene hapis yattılar. Bunlar gazidirler. Ben bunları istirahat ettiriyorum. Fakat senin hatırın için bir tane vereceğim. Bunların bedelleri yüz banknottur. Fakat ben senin için on banknota vereceğim.”

Ben on lira kağıt para çıkarıp, kendilerine takdim ettim. “Ben bu parayı tutmam. Ceylân, gel al” dedi ve bir tane kendi mübarek eliyle bana uzattı. Ben de aldım, öptüm, başıma koydum. Ve huzurundan ayrıldım.

***

Sen her sabah yanımdasın

Bir sabah dersinde çok neşeli idi Üstad. Dokuz kişi dersi sıra ile okuyordu. O gün Hasbiye Risalesi okunuyordu. Bir ara sual melekleri meselesi geçti. Tahirî Ağabeye dönerek, “Tahirî! Senin imanın bundan aşağı değil” buyurdular. Tahirî Ağabey “Elhamdülillah” dedi. Bana da “Kürdoğlu! Senin de bundan hissen çoktur” dedi.

En son dersi kendisi okuyacağını söyledi. Karadut başında yazılan kısmı okudu. Kendine has şivesi ile neşe ve sürur içinde okuyordu. Ve bazı mülâtefeler yaptı.

Neyse, bu bir kaç günlük zaman da sona erdi. Teksir makinesi geldi. Merhum Ceylân Ağabey tekrar onun çalışmasını bana gösterdi. Yine izin alıp ayrılmak için huzura girdim. Gayet samimî bir alâka ile, “Sen her sabah yanımdasın. Bizim için ayrılık yoktur. Seni aynen Zübeyir gibi kabul etmişim” dedi.

Biraz sonra tayinat parasından bir miktar bana vermek için irade buyurdu. “Efendim! Benim param vardır” dedim. “Yok” dedi. “İnsan babasından para almaz mı?

Bin teşekkürü niyet ederek aldım, öptüm başıma koydum. Ve bu defa, “Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Urfa’ya gelmeyi çok düşünüyorum” dedi. “İlk fırsatta geleceğim inşaallah” buyurdu.

***

Bende birşey kalmadı, Risale-i Nur’a yapışın

Bütün ziyaretlerimde müşahede ve malûmatım şundan ibarettir:

Hz. Bediüzzaman her zaman ve herkese ve bana da kerrâtla  “Kardeşim! Risale-i Nur’daki kudsî mânâ ve hakikat bende iken ismime Bediüzzaman deniyordu. Şimdi o kudsî mânâ benden ayrıldı. Bediüzzaman, Risale-i Nur’dur, bende birşey kalmadı. Siz Risale-i Nur’a yapışın. Hülâsanın hülâsası yalnız Risale-i Nur’dur” diyordu. Ve onun intişarını istiyordu. Ve Nur Talebelerinin daima samimî tesânüd ve ittifaklarını arzu ediyordu. Başka birşey demiyor ve istemiyordu.

— Son Şahitler, Necmeddin Şahiner

1 YORUM

  1. Biricik üstadın biricik talebesi… mekanları cennet olsun.
    Sadece bu hatıranin kalbe anlattığı öyle büyük manalar var ki…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here