– 44 –

Bediüzzaman’ın yakın talebelerinin bu konudaki yaklaşımı farklı değildi. Bu mahiyetteki bahislerden birinin ortaya çıkarılmasını tehlikeli bularak bu konudaki çekincelerini yazan Abdülmecid Efendinin itirazlarına, Hulûsi Bey şu mahiyette bir cevap vermiş ve bu cevabı da Bediüzzaman’ın nazarına sunmuştu:

Bu mütalâa bizler için doğrudur. Fakat dünyaya arkasını çeviren ve mânevî vazife-i memuresini ifa ederken insanlarla — Nurlarla alakadar olanları vasıta­sıyla — meşgul olan Üstad Hazretleri için bu fikri muvafık bulmuyorum. Çünkü, o zatı bu emr-i azîmde istihdam eden, elbette muhafaza buyurur. Bana öyle kat’î kanaat gelmiş ki, eğer bizler Nurlarla alâkamızı kesersek, Üstad Hazretleri bize arkasını çevirir.

Aziz kardeşimizin endişesi, zahire bakılırsa haklı ve çok samimîdir. Fakat zaten cemaati çok mahdut olan Nurlarla alâkadar zevâtın bu hakaikten mah­rum edilmelerini ve bu kudsî eserin tamamen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve esasa mugayir buluyorum. Nâsırımız, hâmimiz, muînimiz, hâfızımız Allah’tır. Bütün desâisi bertaraf ederek, muhterem Üstadın vazife-i kudsiyesine sâfi niyet, samimî his ve ciddî şevkle yardım etmekte olan kardeşlerime selâm ve muvaffakiyetlerine dua eder, dualarını rica ederim.[1]

Bediüzzaman ise, talebesinin kendi öz kardeşine verdiği bu cevabı büyük bir sevinçle karşıladığını yazıyordu:

Kardeşimiz Abdülmecid’in, Yirmi Altıncı Mektubun Üçüncü Mebhasını, lüzumsuz bir ihtiyata binaen ziyade görmesini, sen de onun ziyadesini ziyade gör­mekliğin beni ziyade sevindirdi. “Siz Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben mi sizin ortak koştuklarınızdan korkacakmışım?” (Kur’ân, 6:81) diyen ve Kur’­ân’­ın takdirine mazhar olan Hazret-i İbrahim’in (a.s.) ittibâına mükellef ol­du­ğumuza işaret eden “bâtıl inanışlardan uzak olan, İbrahim’in İslâm dini” sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.[2]

Buna benzer satırlar ile, Bediüzzaman ve talebelerinin başlarından geçenler, onların temel bir prensip olarak titizlikle uyguladıkları ve en ağır tahrikler karşısında bile taviz vermedikleri müspet hareket prensibinin, başı eğik bir anlayışı yansıtmadığını göstermektedir. Onlar, gerek iman hakikatlerinin delillere dayandırılarak herkese karşı ispatlanması, gerekse saldırılar karşısında iman esaslarına cesaretle sahip çıkılması konusundaki tavırlarıyla sadece bir görevi yerine getirmiş olmuyorlar, aynı zamanda, Risale-i Nur hareketiyle doğrudan ilgisi bulunmayan kitleler için de bir moral desteği sağlıyorlardı. Bediüzzaman, Barla mektuplarından birinde, talebelerine, iman hizmetinin bu etkisini de hatırlatmaktadır.

Şimdi şu zamanda iman-ı tahkikînin dersini vermek pek büyük bir fazilettir ve kudsî bir vazifedir. İman-ı tahkikîyi taşıyan bir mü’min, çok mü’minlere bir nok­ta-i istinad olur ki, şuursuz olarak avâm-ı mü’minîn o iman-ı tahkikî sahibinin kuvvet-i imanına istinad ederek kuvve-i mâneviyeleri kırılmaz; dalâletlere karşı dayanırlar. [3]

***

Bu satırların yazıldığı zamandan bu yana ülke en az üç nesil daha gördü. Risale-i Nur Müellifi de, o gün onunla beraber Barla’da bu hikâyenin başlangıcını hayatlarıyla yazanlardan hemen hemen hiçbirisi aramızda değil. Ancak onlar, kimi canlarını, kimi ömürlerini gelecek nesillerin kurtulması için feda etmiş insanlar olarak, ideallerine çoktan ulaşmış bulunuyorlar. Onların okumaya doyamadıkları ve gece gündüz çoğaltıp yaydıkları eserler, bugün, bu ülkenin tarihinde başka hiçbir esere nasip olmayan bir ilginin muhatabı olarak, dünyanın dört bir tarafında akademik çalışmaların, bilimsel yayınların, uluslararası sempozyumların konusunu teşkil ediyor. Her iki yılda bir Türkiye’de Risale-i Nur ile ilgili olarak düzenlenen sempozyumlara, aralarında başka dinlerin mensupları da bulunan yüzlerce bilim adamından tebliğler yağıyor.

IMG_4014-a

Barla’da badem ağaçlarının çiçek açtığı günlerden birinde bir tarih yazılmaya başlamıştı. Bir grup mütevazi insandı Bediüzzaman ile beraber bu tarihi yazanlar: Hulûsi Bey, Sabri Efendi, Muhacir Hafız Ahmed, Şamlı Hafız Tevfik, Binbaşı Âsım, Hafız Ali, Hüsrev Altınbaşak, Emrullah oğlu Bekir, Ahmed Feyzi, Zekâi, Müzeyyene, Refet Barutçu ve diğerleri… Onların gücü sayıdan değil, aralarındaki muhabbet ve tesanütten, bir de Bediüzzaman’ın onlarda nümune olarak gösterdiği üç önemli özelliklerinden ileri geliyordu. Böylelikle, aralarında büyük âlimlerin ve ümmî zatların beraberce bulunduğu bu nümune insanların omuzları üzerinde, bir Barla Modeli vücuda geldi ve sınırları birkaç nesil sonra ülke dışına taşacak bir iman ilimleri okulu kuruldu. İki önemli temel taşı vardı bu okulun: biri ilim, biri muhabbet. Öğrendiler ve sevdiler. Öğrettiler ve sevdirdiler.

Şimdi dünyanın hemen hemen her ülkesinde talebeleri var bu okulun. İman ilimleri, bir yandan dünyanın önde gelen üniversitelerin kürsülerinde, diğer yandan da çeşitli ülkelerdeki mütevazi evlerde her gün ve her saat okunmaya devam ediyor. Yine neş’eli kış dersleri var akşamları dünyanın birçok yerinde; kimi yerlere ise bahar çoktan gelmiş.

Mânâ âlemlerinin baharları ise, badem ağaçlarının çiçek açtığı günkü kadar coşkulu.

Çünkü oralarda Doğu ile Batı birlikte seyrediliyor; geçmiş ve gelecek beraber yaşanıyor.

Ve oralarda saymakla bitmiyor ne Hulûsi Beyler, ne Sabri Efendi’ler.

Hattâ ne de Said’ler.

[SON]

[1] A.g.e., 1457.

[2] A.g.e., 1540.

[3] A.g.e., 1511.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here