– 14 –

“Vazife-i imaniye,” “iman hizmeti,” “Kur’ân hizmeti,” yahut “iman ve Kur’ân hizmeti,” Bediüzzaman’ın Risale-i Nur hizmeti için kullandığı sıfatlardır. Bu ise hizmete bütünüyle ilmî bir nitelik kazandırmaktadır. Her ne kadar bir iman ile ilgili konular, pek çok kimsenin nazarında bir Âmentü ile başlayıp biten birkaç cümlelik bir takrirden ibaret zannediliyor ve daha başka şeylerin bir basamağı olarak muamele görüyorsa da, bu görüş, hiçbir şekilde, Bediüzzaman’ın bakış açısını yansıtmaz. Ona göre, bütün ilimlerin üzerinde iman ilimleri, herşeyin üzerinde de iman vardır ve iman ile ilgili hiçbir şeyin, başka hiçbir şeye âlet veya basamak olması düşünülemez. Onun için, bir iman hizmetinden söz edildiği zaman, sadece bir sosyal faaliyet akla gelmemeli, bu faaliyetler, bütünüyle bir ilmî muhtevâ içinde dikkate alınmalıdır.

İşte bu tespit, Risale-i Nur’un gerek derslerinde, gerekse hizmet esaslarında bilginin, belgenin ve kesin bilgi ve belgeye dayanan kanaatlerin egemen olduğu, yahut olması gerektiği sonucunu da beraberinde getirir. Bediüzzaman gibi bir zat, kendisini Risale-i Nur’un sahipliğinden çekerken, ilmin değerini bilen ve burhanı herşeyin üstünde tutan kimseleri talebeleri içinde görmenin rahatlığı içinde bunu yapmıştır. Nitekim, Hulûsi Bey ve Sabri Efendi modelinin birinci özelliğini anlatırken kullandığı son cümlede geçen “hakikî manevî verese [vârisler]” tabiri, bu konuya açıklık getirmektedir. Bediüzzaman’ın satırlarında miras ile ilgili bir söz geçtiğinde, bunun ilimden ibaret olduğu anlaşılmalıdır. Çünkü, onun gözünde miras, “veraset-i Nübüvvet” sırrıyla Hz. Peygamberden bize kadar aktarılıp gelen ilim mirasıdır; nitekim hadis-i şerifte “Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler dinar ve dirhem miras bırakmazlar; onlar ilim miras bırakırlar”[1] buyurulmuştur.

IMG_3953-a

Yine Hulûsi Beye hitaben yazdığı bir mektubunda, Bediüzzaman, insanlara Risale-i Nur’daki iman hakikatlerini okurken, talebesinin de bizzat Risale-i Nur Müellifinin yerine geçtiğini ve Peygamber varisliğinden gelen nurlara mazhar olduğunu söylemektedir.[2] Böylece, kendisini Risale-i Nur’un sahibi olarak gören ve yazılmış olan eserleri bizzat telif etmişçesine onların sevincini yaşayan insanları arkasında vâris olarak bırakmak ve Risale-i Nur talebelerini böyle bir verasete ehil olacak şekilde yetiştirmek, Barla yıllarından itibaren Bediüzzaman’ın prensibi olmuştur. Bediüzzaman’ın bir de “hakikî” sıfatıyla vurguladığı böyle bir veraset, hiç kuşkusuz, birtakım referanslarla veya noterden tasdikli vekâletnamelerle kazanılacak bir veraset değildir. Büyük ihtimalle, bu, kişi ile Rabbi arasında kalacak ve eserlerini de ancak kişinin ilmi, ahlâkı, fazileti ve hizmeti ile gösterecek bir vekâlettir; kapı herkese açık tutulmuş ve herhangi bir sayı, zaman veya mekân sınırlaması getirilmemiştir.

 

Milyonlarca talebe

Barla mektubunda talebelerine böyle bir modeli hedef gösteren Bediüzzaman, aradan yıllar ve nice çileler geçtikten sonra, hayatının sonuna doğru kendisiyle yapılan bir mülâkatta, “Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir ve benim maddî ve manevî herşeyden feragat mesleğimden asla ayrılmayacaklardır; yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır”[3] şeklindeki sözleriyle, büyük bir rüyasının gerçekleşmiş olduğunu anlatacaktı.

Birinci maddede atıfta bulunulan “hakikî manevî vârisler,” ayrıca “cesetleri muhtelif, ruhları bir” şeklinde tasvir edilmiştir. Aynı ideali paylaşan, aynı terbiyeyi alan, aynı ilmi okuyan ve yayan insanların arasındaki birlik ve bütünlüğü vurgulamak için bundan daha canlı bir benzetme düşünebilmek zordur. Burada, “tesanüt” başlıklı bir başka konu karşımıza açılmaktadır ki, ileriki bölümlerde bu konuyu ele alacağımız için, şimdilik sadece temas etmekle yetiniyoruz.

[Devam edecek]

[1] Ebu Dâvud, İlim: 1; Tirmizî, İlim: 19.

[2] Risale-i Nur Külliyatı, c. 2, s. 1513.

[3]  A.g.e., 1843.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here