Şefaat niçin var?

O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.
Tâhâ Sûresi, 20:109

ÜMİT ŞİMŞEK

İLÂHÎ rahmetin en parlak tecellîlerinden biri de şefaattir. Şefaat vasıtasıyla Yüce Allah hem kullarını af ve ikramlarına eriştirir, hem de onların arasında birbirine karşı muhabbet ve merhamet vücuda getirir.

Şefaatten söz eden birçok âyet vardır. Bunlardan bir kısmı, bâtıl dinlerinden vazgeçmeyen, Kur’ân’ın çağrısına kulak asmayan, kıyamet gününde de ayrıcalıklı muamele göreceklerine inanan, yahut Allah’a ortak koştukları şeylerden şefaat uman kimselere hitap eden âyetlerdir ki, onlara hiçbir şefaatin yarar sağlamayacağını kesin bir dille bildirir.

Şefaatle ilgili diğer âyetler ise iki şeyi birden ispat ederler:

(1) şefaatin varlığı,

(2) şefaatin tümüyle Allah’ın iznine bağlı olduğu.

Âyetü’l-Kürsî’nin şefaatle ilgili cümlesi, bu âyetlere verilebilecek bir örnektir:

Onun katında, Onun izni olmadan şefaat edecek kim var?[1]

Bu tür âyetler, Allah’ın izni olmaksızın kimsenin şefaat edemeyeceğini açık bir dille bildirirken, bir yandan da, bazı kimselere Allah’ın şefaat izni vereceğini müjdelemektedir. Tâhâ Sûresinin âyeti de böyledir:

“O gün Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez” buyururken, Allah’ın şefaat izni vereceği kimselerin bulunduğunu haber vermekte, üstelik onların sözünden Allah’ın hoşnut olacağını da bildirerek şefaat hadisesine daha da hoş bir çeşni katmaktadır.

Nedir şefaati bu kadar anlamlı ve gerekli kılan şey?

Yüce Allah, sonsuz rahmetiyle, dilediği kullarını doğrudan bağışlayacağı yerde, niçin onlardan bir kısmını diğer bazı kullarının aracılığıyla bağışlamayı murad etmiş olabilir?

Bu soruyu diğer taraftan da sorabiliriz:

Ya şefaat olmasaydı?

O zaman, başta peygamberler olmak üzere, hiç kimsenin kimseye dönüp bakmadığı, mü’minlerin birbirine karşı merhamet duymadığı, bu dünyadaki muhabbet ve merhametlerin tamamen sonuçsuz kaldığı bir kıyamet gününden söz etmek gerekirdi. Peygamberler ümmetlerine Allah’ın buyruklarını tebliğ etmiş olmaktan ötede bir iş yapmış olmayacak, bu dünyada onların çağrısına kulak vermiş olan insanlar ise kıyamet gününde peygamberlerini kendilerine ilgisiz bir halde bulacaklardı. Şefaat edebilecek diğer insanlar da aynı durumda bulunacak, onlar da bir kere kendilerini kurtardıktan sonra diğer kardeşlerini umursamadan Cennete kapağı atmaya bakacaklardı.

Oysa bu dünyada Yüce Allah, kullarına böyle bir hedef göstermemiştir. Onları daima birbirini gözetmeye, birbirinin sıkıntısına çare bulmaya teşvik etmiş, bir kısım kullarına da, başka insanlar için kendisini feda edecek derecede üstün bir ahlâk nasip etmiştir.

Hattâ, insanların birbirine muhtaç şekilde yaratılmalarının ardında da bu anlam saklıdır. Bu sayede kullar Rahmân’ın rahmet ve şefkatine kendi çaplarında birer ayna olmakta, kendileri o rahmetin cilveleriyle beslendikleri gibi, başka kullara da yine o rahmetin parıltılarını yansıtmaktadırlar.

Bu dünyanın gelip geçici sıkıntıları karşısında kullarını birbirine kenetlenmiş, birbirine şefkat ve muhabbetle kucak açmış görmekten hoşlanan bir Rab, kıyamet gününün dehşeti karşısında onları birbirine sırt çevirmiş halde mi bırakır?

O gün, hiç şüphe yok ki, pek dehşetli bir gündür. Fakat şunda da şüphe yok ki, İlâhî rahmetin en muhteşem tecellîleri, inanan kullar için, o dehşetin ardından gülümseyecektir.

Ve o tebessümle ilk olarak kurtuluş müjdesine erişenler, yine hiç şüphe yok ki, Allah’ın rahmetinden en fazla nasip sahibi olan ve kardeşlerine karşı en ziyade şefkat besleyen kullar olacaktır.

O nasip sahiplerine öyle bir zamanda en ziyade yaraşacak olan şey ise şefaattir; Rabbinin ebedî Cennetlerde hazırladığı ikramlara koşarken, kardeşlerinden kucaklayabildiği kadarını da beraberinde götürebilmektir.

Zaten Cennet, Allah’a dost olan kulların hep birlikte yaşayacağı, ebedî bir mutluluğu beraberce paylaşacağı bir yerdir ki, Cenneti Cennet yapan şey de bu beraberliktir. Öyle anlaşılıyor ki, rahmeti herşeyi kuşatan Allah, kullarının bu ebedî beraberliğini daha da tatlandırmak için onların kalbine böyle bir şefkat ve muhabbet yerleştirmiştir.

Bu şefkat ve muhabbet vasıtasıyladır ki, Yüce Allah,

(1) şefaat edilene, kendisini elinden tutmuş kimselerle beraber olmaktan gelen bir mutluluğu,

(2) şefaat edene de, sevdiğini kurtulmuş görmekten gelen bir bahtiyarlığı,

kat kat nimetleri içinde tattırır.

Bu dünyada Allah için kulların birbirine duyduğu muhabbetin sonucu işte böyle bir beraberliktir.

Onun için, insanın muhabbet kanallarını kimlere karşı açık tuttuğuna şimdiden dikkat etmesinde “sonsuz” yararlar vardır.

 

***

“Âyetler ve İbretler” dizisinin Hayat Yayınları arasında çıkan birinci kitabına http://www.hayatyayinlari.com/kitap/ayetler-ve-ibretler.html adresinden ulaşabilirsiniz.

***

[1] Bakara Sûresi, 2:255.

“İstişare et ve tâbi ol”

Kur’an Buluşmalarının 200’üncü bölümüyle başlayan yeni dönemine tevekkül ile girdik.

UTESAV organizasyonuyla gerçekleştirilmekte olan programın bu haftaki konusu, Âl-i İmrân sûresinin şu mealdeki 160’ıncı âyeti idi:

Allah size yardım ederse, size üstün gelecek kimse olmaz. Eğer Allah sizi yardımsız bırakacak olursa, Ondan başka size yardım edecek kim var? Onun için, mü’minler yalnız Allah’a tevekkül  etsinler.

Kur’ân-ı Kerimde çok geniş şekilde ele alınan tevekkül konusunu tamamen âyet ve hadisler ışığında incelediğimizde, şu sonuçların son derece açık ve kesin şekilde belirlenmiş olduğunu gördük:

  • Âyetler, bir tevhid örgüsü içinde, Allah’ın herşeyi yaratan, herşey bütün teferruatıyla Onun iradesine tâbi bulunan yegâne ilâh olduğuna, Onun dilediği herşeyin mutlaka gerçekleşeceğine, Onun dilemediği hiçbir şeyin hiçbir şekilde başa gelmeyeceğine dair sapasağlam ve tafsilli bir imanı mü’minlerin kalplerinde yerleştiriyor.
  • Allah’ın mü’min kullarına yardım vaad etmiştir.
  • Bu vaad şarta tâbidir; kul yükümlülüğünü yerine getirirse Allah’ın vaadi gerçekleşir.
  • Allah’ın yardım ettiğine kimse üstün gelemez.
  • Allah’ın yardımsız bıraktığına da kimse yardım edemez.

MEŞVERETİN BAĞLAYICILIĞI

Bu arada, bir önceki bölümde ele aldığımız ve yine tevekkülü emreden 159’uncu âyette geçen istişare-azim-tevekkül zincirini hatırladık. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah “İstişare et, azmettiğinde de Allah’a tevekkül et” buyuruyordu. Hz. Ali’nin (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise Resulullah’a (s.a.v.) “Azim nedir?” diye sorulmuş, o da bu soruyu “Ehl-i rey ile istişare etmek, sonra da onlara tâbi olmaktır” şeklinde cevaplandırmıştı. (İbni Kesîr, 3:159 tefsiri.)

TEVEKKÜL HAL, KESB SÜNNET

Tevekkül konusunu, Sehl et-Tüsterî’ye ait “Tevekkül Peygamber’in hali, kesb de sünnetidir; onun halini yaşamak isteyen sünnetini terk etmez” şeklindeki tesbitle özetledikten sonra, Resulullah’ın (s.a.v.) evden çıkarken yaptığı şu duayı okuduk:

“Bismillâh, tevekkeltü alâllah. Allahım, ayağımızın kaymasından, şaşırmaktan, haksızlık etmekten, haksızlığa uğramaktan, cahillik etmekten, cahilliğe muhatap olmaktan Sana sığınırız.” (Tirmizî, Daavât: 35.)

***

***

UTESAV organizasyonuyla Erdemli İş Adamı projesi kapsamında cereyan eden Kur’an Buluşmaları, Cumartesi sabahları MÜSİAD’ın Sütlüce’deki genel merkezinde gerçekleşiyor.

Sabah 7:00’de simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramıyla başlayan Kur’an Buluşmaları, 7:30-9:00 arasında sunumlu olarak cereyan ediyor. 2013 başından bu yana devam etmekte olan bu derslerde, âyet-i kerimeler tertip sırasına göre ele alınıyor ve zamanımıza bakan yönleri üzerinde özellikle duruluyor.

Kur’an Buluşmalarında hanımlar için de yer ayrılmış bulunuyor.

Müsrifler nasıl şeytanlara kardeş olur?

Akrabaya, yoksullara, yolculara hakkını ver; israfla saçıp savurma.

Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

İsrâ Sûresi, 17:26-27

BU ÂYETTE, Yüce Allah, israftan kaçınma emrini,

(1) ihtiyaç içinde olanları gözetmek

(2) şeytanlara kardeş olmaktan kaçınmak

şeklinde iki ibretli öğüt arasında bize sunuyor.

Böylece, israfın asla gözardı edilmemesi gereken iki önemli boyutunu gözlerimizin önüne seriyor.

Bu boyutlardan birincisinde, bir hak ihlâli söz konusudur. Zira Allah’ın kuluna cömertçe bağışladığı nimetlerde, akrabanın, yoksulun, yolcunun da bir payı vardır. Bu nimetlerden ihtiyaç fazlasını gelişigüzel saçıp savuran kul, sadece Rabbinin nimetine karşı saygısız davranmakla kalmaz, aynı zamanda, gözetmekle yükümlü tutulduğu hemcinslerine karşı da haksızlık etmiş olur.

Birinci âyette ihtiyaç sahiplerine haklarını verme emri ile israf fiilinin karşıtlık teşkil edecek şekilde bir arada sayılması, her ikisi arasında bir ilişki bulunduğu fikrini hatıra getiriyor. Toplumların bugünkü haline baktığımız zaman ise, bu ilişkiyi açıkça görebiliyoruz. Meselâ, Birleşmiş Milletlerin 2001 yılına ait İnsanî Gelişme Raporuna bu açıdan göz attığımızda, kendimizi şu çarpıcı rakamlar karşısında buluyoruz:

Dünya halkının toplam gelirinin dörtte üçünü, onların dörtte biri cebe indiriyor.

Dünyanın en zengin insanları arasında, en üst seviyede yer alan yüzde 1’lik kesim, dünya halkının yarısından daha fazla gelire sahip bulunuyor.

1990 yılında 100’e yakın ülkeden 1300 temsilci, dünyanın geleceğini konuşmak için Moskova’da bir araya geldiğinde, dünya 100 haneyi barındıran bir köye benzetilmiş ve dünya halkının durumu şöyle bir manzara ile tasvir edilmişti:

Bu hanelerden 70’inin evinde içme suyu yoktu. Tüm arazinin yüzde 60’ı sadece 7 ailenin elindeydi. Bu aile, kullanılabilir enerjinin yüzde 80’ini tüketiyordu. 100 aileden 60’ı ise, arazinin yüzde 10’luk bir kısmına tıkışmıştı. Hava, su, çevre, günışığı, her geçen gün daha da kötüye gidiyordu.

Daha başka anket ve araştırmalar ise, Bangladeş’te 2 bin, Nijerya’da bin dolar seviyesinde olan yıllık ortalama gelirin İngiltere’de 30 bine, ABD’de 40 bine yükseldiğini gösteriyor. Bunun bir başka ifadesi, Nijeryalının 3 bin yıllık gelirini tek bir Amerikalının bu dünyadaki ömrü içerisinde tüketmesi demek…

Dünyanın halinden sual edecek olanlar için, gezegenimiz işte böyle bir manzara sunuyor: bir tarafta, eriştiği nimetleri nasıl saçıp savuracağını şaşırmış bencil bir azınlık; diğer tarafta, temel ihtiyaçlarını güçlükle sağlayabilen — çoğu zaman da sağlayamayan — bir çoğunluk. Aslında bu gezegen, karaları ve denizleriyle, bugünkü nüfusundan kat kat fazlasını barındıracak imkânlara ve besleyecek kaynaklara sahip; fakat maddî imkânların büyük kısmını elinde tutan azınlığın bilinçsiz ve bencil kullanımı sebebiyle, var olan kaynaklar tükeniyor, sınıflar ve ülkeler arasındaki uçurum derinleşiyor, karada ve denizde fesat yayılmaya devam ediyor.

Ve, Allah’ın bağışladığı nimetleri kendi içinde âdil bir şekilde paylaştırmayan dünya, sonuçta, adım adım topyekûn bir yoksulluğa doğru gidiyor.

Bu manzaraya karşılık, bir de, İslâm toplumlarının zaman zaman, zekâta muhtaç kimse bırakmayacak derecede refah seviyesini yakalamış olmasını hatırlayalım. Bugünün medeniyet anlayışı ile, hattâ bu anlayışın etkisinde kendi benliğinden uzaklaşmış zamanımız İslâm toplumlarının durumu ile, öyle bir Kur’ân medeniyeti arasındaki fark ne büyüktür!

Bu farkı kapatacak ve insan sınıfları arasındaki uçurumu ortadan kaldırarak dünyayı yaşanır hale getirecek bir çözümü, pek çok âyetiyle Kur’ân tekrar tekrar ders veriyor.

“Ne bağışlayalım?” diye soranlara, “İhtiyaçtan fazlasını” buyuruyor.[1]

Allah’ın makbul kullarını, “harcadıkları zaman saçıp savurmayan, ama cimrilik de etmeyip orta bir yol tutan kimseler”[2] olarak tanımlıyor.

Ve bu âyette de, tutumluluğu, ihtiyaç sahiplerine yönelen bir şefkat duygusuyla birlikte ders vererek bu dünya üzerindeki huzur ve mutluluk anahtarını bize sunuyor.

[1] Bakara Sûresi, 2:219.

[2] Furkan Sûresi, 25:67.

Tartışma programları hakkında ürperten bir uyarı

Kitapta Allah size şunu da indirmişti: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka biz söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Allah ise münafıkları da, kâfirleri de hep birlikte Cehennemde toplayacaktır.
Nisâ Sûresi, 4:140

ÜMİT ŞİMŞEK

ZAMANIMIZ insanının tüylerini ürpertmesi gereken âyetlerden biri de bu âyet-i kerimedir. Bu âyetin uyarısı, insana, imanını bile tehlikeye düşürebilecek kadar büyük bir tehlike karşısında uyanık olma ve sorumluluğuna uygun davranma çağrısı yapmaktadır.

Âyetin emri, herhangi bir yorum veya açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak ve herkes tarafından anlaşılacak kadar net ve açıktır:

“Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlarla beraber oturmayın!”

Ne zamana kadar?

“Onlar başka bir söze dalıncaya kadar.”

Yani, dininize sataşmadıkları sürece onlarla münasebet kurmanız, ilke itibarıyla yasaklanmış değildir. Ancak dininize, inançlarınıza, dinin emir ve yasaklarına, kutsal değerlerinize, özetle, Allah’ın âyetlerine dil uzatacak olurlarsa, artık onlarla birlikte olamazsınız.

Olursanız ne olur?

“Siz de onlar gibi olursunuz.”

Sizi onlarla görenler, onlardan ayırt edemezler. Siz de onlar gibi görünürsünüz. Sadece görünmekle de kalmaz, orada bulunmakla onların inkâr ve alaylarına sebebiyet vermek, destek olmak, cesaret vermek suretiyle onların suçuna ortak olursunuz. Suçlarına ortak olmak ise, cezalarına da ortak olmak demektir!

Bu şiddetli uyarıdan, bugüne kadar geçmiş olan zamanların tüm hisselerini toplasanız, herhalde bugünün hissesinin onda birini bulmayacaktır. Zira bugün dinî gerçekler inkâr edildiğinde veya alaya alındığında, söz konusu olan topluluklar üçer beşer kişilik ahbap meclisleri değil, milyonlarca kişilik toplumlardır, ülkelerdir, hattâ kıt’alardır.

Asıl ibret alınması gereken nokta ise şurada ki, böyle inkâr ve alaylar, iman ehli olan kimselerin geniş katılım ve destekleriyle mümkün olmaktadır.

Zaman zaman, belirli mihrakların kurcalamasıyla gündeme getirilen dinî konuları düşünün. Bu konulardaki tartışmaların bir dinî gerçeği ortaya çıkardığını, bir meselenin daha iyi anlaşılmasına hizmet ettiğini hatırlayan var mı?

Bazan saatlerce süren horoz dövüşlerinde bu konular güya “masaya yatırılır.” Ekranlarda sözüm ona tartışma programları birbirini izler. Kanallar arasında kıyasıya rekabetler yaşanır. Bu savaşları, konuya açıklık getirenler değil, kavgayı kızıştıranlar kazanır. Kim daha iyi dövüştürürse o daha fazla seyirci çeker. Onun için, bu tür programlarda, konunun çözüme ulaşma ihtimali ufukta görünür görünmez, yönetenlere düşen şey, derhal sözü saptırmak, anlaşılanı anlaşılmaz hale getirmek ve gerilimi yükseltmektir. Dinî gerçeklerin hafife alınması, yozlaştırılması veya düpedüz inkâr edilmesinden daha seri bir şekilde gerilimi hangi şey yükseltebilir? Yayıncının, doğrudan doğruya dine saldırmak gibi bir niyeti olmasa da, en azından gerilimi yükselttiği ve izleyici topladığı için bu yola başvurmaktan hiçbir zaman geri kalmayacağı, gün gibi apaçık ortadadır.

Onlar, kendilerinden bekleneni yapıyor diyelim. Ya biz ne yapıyoruz?

Biz de onlarla beraber oturuyoruz.

Belki onlarla aynı salonda, aynı masa etrafında değiliz. Ama evimizde, televizyonlarımızın başında, onlarla beraber oturuyoruz. Onları izliyoruz.

Yahut onların gazetelerini alıyor, okuyoruz.

Bu suretle, onaylamasak da, onlara destek veriyoruz.

Çünkü bu programlar, diğer bütün programlarda olduğu gibi, seyirci topladıkları için ve seyirci topladıkları sürece var oluyorlar. O yayın organları, okuyucu topladıkları için yayınlanmaya devam ediyorlar.

Bu tür programları yapanlar, o akşam milyonlarca kişinin ekran başına kilitleneceğinden, ertesi gün milyonlarca kişinin—ister öfkeyle, ister taraftar çıkarak olsun—bu programı konuşacağından emin oldukları için bunu yapmaya devam ediyorlar.

Biz ise her seferinde onların beklentilerini haklı çıkarmaya devam ediyoruz.

Hiç şüpheniz olmasın: Eğer dini hafife alan veya inkâr eden programların seyirci toplamayacağını bilseler, onlardan hiçbiri böyle programlar için masraf ve zahmete girmez.

Onun için, “Bu akşam filan konu tartışılacak” diyerek sizi ekran başına çağırdıkları zaman, içinizdeki şeytan sizi ne kadar dürterse dürtsün, eliniz televizyon kumandasına gitmeden önce, kulağınız bu âyetin uyarısına yönelsin.

Bir daha düşünün kimlerle beraber oturacağınızı.

Bir daha düşünün kimler gibi olacağınızı:

Kitapta Allah size şunu da indirmişti: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka biz söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Allah ise münafıkları da, kâfirleri de hep birlikte Cehennemde toplayacaktır.

***

Ayetler ve İbretler yayınlandı

Bilmediğin şeyin peşine takılma!

Bilmediğin şeyin peşine takılma. Çünkü kulak olsun, göz olsun, kalp olsun, hepsi bundan sorumlu tutulmuştur.
İsrâ Sûresi, 17:36

BİR İNSANA ömür boyu tek başına yetecek hayat prensiplerinden birini de bu âyet ders veriyor:

Bilmediğin şeyin peşine takılma.

Bu prensip, aslında, mü’minin imanından gelen ve bütün söz ve davranışlarında egemen olması gereken bir ilkedir. Çünkü iman, Kur’ân’ın bize ders verdiği şekliyle, bilmeden elde edilecek birşey değildir. Kur’ân’ın pek çok âyeti, eski bâtıl inançlarında diretenlerin “Biz atalarımızdan böyle gördük” şeklindeki mazeretlerin ardına sığındıklarını anlatır. Bir âyet-i kerime de, onların bu bahanelerini naklettikten sonra, sorar:

Peki, ya onların ataları birşey akıl edememiş veya doğru yolu bulamamışlarsa?[1]

Araştırma ve bilgi, imanın doğasında olan bir özelliktir. İnsan, inkâr ettiği şey hakkında bilgi sahibi olmayabilir; ama, iman eden, neye ve niçin iman ettiğini bilerek iman etmelidir. Bunun ardından da, imanını güçlendirecek, geliştirecek ve hayatına yansıtacak bilgiler gelir. Onun için, bir mü’mine yaraşan şey, imanının doğasında bulunan bu özellikle bezenmek ve onu bir temel kural olarak hayatının bütün alanlarına yerleştirmektir.

Özetlersek: İnkârın temelinde bilgisizlik vardır; ona yaraşan şey inat ve taklittir. İmanın temelinde ise bilgi vardır; ona yaraşan şey de araştırmak ve öğrenmektir. Fakat her mü’minin bütün sıfatları her zaman imanın güzelliğini yansıtmayabiliyor; bir mü’minden beklenmeyecek hal ve davranışlar şu veya bu şekilde gelip bizim hayatımıza yerleşebiliyor. Onun için, Kur’ân da zaman zaman bize sorumluluklarımızı hatırlatıyor ve davranışlarımızın sonuçları hakkında bizi uyarıyor. Bu konudaki uyarısında ise, kalbimize, yani varlığımızın en gizli ve derin niteliklerine varıncaya kadar herşeyimizle sorumlu tutulacağımızı da hatırlatıyor.

İlgi çekici olan husus, âyetin sorumlu olarak sıraladığı şeylerin “pasif” durumda olan, bir eser göstermeyen organlar oluşudur. Kulak işitir, göz bakar, kalpten duygu ve düşünceler geçer. Bunlar ise, dilin söylemesi, elin işlemesi, ayağın yürümesi gibi “aktif” birer eylem değildir. Fakat Kur’ân suyu baştan kesmekte, insanı bilmediği şeyin peşine takacak sebepleri temelden bertaraf etmektedir.

Bu durum, âyeti, sanki bugün nazil olmuşçasına, doğrudan doğruya bizim zamanımızla ilgili hale getiriyor. Bir düşünün insanın kulağını, gözünü, kalbini sorumlu duruma düşürecek şeylerin bugün bizi her taraftan nasıl kuşattığını:

İnsanların özel hayatlarının en gizli tarafları, medyanın en açık ve revaçta malzemesi haline gelmiş durumda…

Taklit, hayatın tüm alanlarına sirayet etmiş; bundan en uzakta bulunması gereken bilim dallarında bile birtakım anlayışları körü körüne izlemek bir “bilimsellik” ölçüsü olarak sunuluyor.

İnançlar konusunda hergün yeni bir akım, bir moda ortaya çıkıyor ve ardından insanları sürüklüyor.

Kısacası, insanlar, tarihin hiçbir döneminde görülmemiş yoğunluktaki telkin kampanyaları ile kuşatılmış bulunuyorlar. Ve bu kampanyalar, sabah gözünü açtığı dakikada insanın yakasına yapışıyor; evinde, işinde, yolunda, girip çıktığı her yerde, bir an olsun onu kendi fikriyle baş başa bırakmıyor. Şöyle sıradan bir günümüzde, sıradan bir saatimizi gözden geçirecek olsak, bu bir saat içinde kulağımızı, gözümüzü ve kalbimizi meşgul eden işler nasıl bir liste teşkil ederdi dersiniz?

Böyle saatlerle dolu bir gün, böyle günlerle dolu aylar, yıllar ve bir ömür, ürün olarak ortaya ne çıkarır? Arkada ne bırakır? Önümüze nasıl bir hesap koyar?

İşte, Kur’ân’ın âyeti, günümüzü hedefin tam ortasına yerleştirerek, bizi, imanımıza yaraşan bir hayata çağırıyor ve şunu öğütlüyor:

Mü’min, bir bilgiye dayanmayan, kendisine bir yarar sağlamayan, kendisini sorumlu duruma düşürecek şeylere ne kulağını verir, ne gözünü çevirir, ne de kalbini açar. Onun hayatı böyle değersiz şeylerle hebâ edilecek, çöplüğe çevrilebilecek bir hayat değildir; o aziz bir hayattır ve büyük bir emanettir. Mü’min, ancak dünyada ve âhirette kendisine ve hemcinslerine yarar sağlayacak olan şeylerin peşindedir; bunu da bilerek yapar.

Ancak, bu öğütü hayata geçirebilmek için, İsrâ Sûresinin buyruğunu önümüze koyup tekrar tekrar hatırlamak gerekiyor:

“Bilmediğin şeyin peşine takılma.”

***

— Ümit Şimşek

[1] Bakara Sûresi, 2:170.

O kadar da inanmayın

Geldi, gelebilir, geliyor dediler, bütün İstanbul bir beklenti içine girdi.

Arabalar garajlara çekildi, garajlara sığmayanlar halılarla, kilimlerle sarılıp sarmalandı.

Fakat gelecek, gelebilir, geliyor denen dolu fırtınası, gelmeden geçip gidiverdi.

Galiba en iyisi, bundan sonra Azerî sunucumuzun hava raporlarına kulak vermek. O da hava tahmin raporunu sunmuş, ama kitabın ortasından konuşmuş.

Videonun baş tarafında da hayli nükteli yerler var, ama deşifre edebilmek için biraz lisana aşina olmak lâzım. (Yardımlar kabul edilir.)

Programın son cümleleri ise, her zaman herkesin kulağına küpe olacak cinsten:

Benden bu kadar. Verdiğim malûmatlara da yani o kadar da inanmayın. Çünkü yer Onun, gök Onun. Allah özü biler. Burnunuz sığmayan yere de başınızı sokmayın.

***

İlk yayın tarihi: 5 Ocak 2015

Dünyadan nasibimiz

Dünyadan nasibini unutma.

Kasas Sûresi, 28:77

İBRETLİ bir kıssanın içinde yer alan bu söz, Karun’a verilen öğütler arasında geçiyor.

Karun, Ankebut Sûresinin 39. âyeti ile Mü’min Sûresinin 24. âyetinde verilen bilgiye göre, Firavun ve Hâmân ile birlikte, ülkede büyüklük taslayan ve halka zulmeden varlıklı bir yöneticiydi. Kasas Sûresinde ise, bu şahsın kıssası nakledilmekte, ona verilen öğütlerin etkisiz kalması ve sonunda Karun’un sarayıyla birlikte yerin dibine geçirilmesi anlatılmaktadır.

Âyetin bildirdiğine göre, Karun öylesine zengin biriydi ki, sadece hazinelerinin anahtarlarını taşımak bile güçlü bir topluluğa zor geliyordu. Kendisine “Şımarma” diyenlere verdiği cevap ise “Bütün bunlar bilgim sayesinde benim oldu” sözünden ibaretti. Bundan sonrasını, Kasas Sûresinin âyetleri şöyle anlatıyor:

Derken, bütün debdebesiyle kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, “Keşke Karun’a verilenin benzeri bize de verilseydi,” dediler. “Gerçekten onun çok büyük bir nasibi var.”

 

Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazık size,” dediler. “İman eden ve güzel bir iş yapan kimse için Allah’ın vereceği ödül daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşur.”

 

Sonra Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık ne Allah’a karşı ona yardım eden bir topluluk vardı, ne de o kendisine yardım edecek haldeydi.

Akşam vakti onun yerinde olmak isteyenler ise, sabahladıklarında, “Demek ki,” diyorlardı, “Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletir, dilediğininkini de daraltırmış. Allah bize lütfetmeseydi biz de yerin dibine geçecektik. Demek nankörler iflâh olmuyormuş!”[1]

Karun’un âkıbetini haber vermeden önce, Kur’ân, ona şu öğütlerin verildiğini de hatırlatıyor:

“Şımarma. Çünkü Allah şımarıkları sevmez. Allah’ın sana verdikleriyle âhiret yurdunu kazanmaya çalış; dünyadan nasibini unutma. Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa sen de öylece insanlara iyilik yap. Memlekette bozgunculuk yapmaya da kalkma. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”

Bu özlü sözler, insana dünyada verilmiş olan nimetlerin aslı amacını, “âhiret yurdunu kazanmak” şeklinde belirliyor. Zira dünya malı ne kadar göz kamaştırırsa kamaştırsın, devam eden bir mülk değildir; çok geçmeden ya o insanın elinden çıkar, ya da insan bu dünyadan çıkar. Eğer insan elinde fırsat varken dünya nimetlerini âhirette kendisine kazanç sağlayacak bir şekilde kullanmazsa, nasipsiz bir şekilde âhiret yurduna ayak basar ki, Karun’a verilen öğütte bu tehlikeye işaret edilmiş ve “Dünyadan nasibini unutma” denmiştir.

Gerçi bu sözü “Dünya nimetlerinden nasiplenmeyi unutma” şeklinde anlayanlar da vardır; ama ağırlıklı olan görüş, “Dünyadan âhirete götüreceğin nasibini unutma” şeklindedir. Zira kimsenin, özellikle Karun gibi birisinin dünyalık nasibiyle ilgili nasihate ihtiyacı olmadığı gibi, Kur’ân da dünya ve içindekilerden söz ettiği zaman, nazarları, asıl yaşanacak yer olan âhirete çevirir. Üstelik, çoğu zaman, bunu âni bir şekilde, adeta bir şok verircesine yapar ve muhatabını hayatın en temel gerçeğiyle, yani dünyanın fâniliği ve âhiretin bâkiliğiyle yüz yüze getirir. Bir yerde, “Azıklanın,” dedikten sonra ilâve eder:

Fakat azığın en hayırlısı takvâdır.[2]

Bir başka yerde, “Çirkin yerlerinizi örtsün ve sizi süslesin diye Biz size elbise indirdik” der. Hemen arkasından da sözü asıl maksadına getirir:

Takvâ elbisesine gelince, işte bu en hayırlısıdır.[3]

Bu dünyaya Kur’ân’ın gösterdiği yerden bakan bir kimse de, elbette ki ondan nasiplenmeye çalışacak ve Allah’ın ona verdiği dünya nimetlerini, âhiret yurdu hesabına bir kazanca dönüştürmek isteyecektir. Bunun ötesinde dünyadan alınacak bir nasip ise, merhum Elmalılı’nın da işaret ettiği gibi, bir kefenden başka nedir ki?

Veya şöyle de sorabiliriz:

Dünyadan nasip olarak, sade bir kefen ile yerin dibine geçmiş bir saray arasında ne fark vardır?

Kur’ân ise, ibretli kıssaları ve uyarıcı âyetleriyle her zaman bize asıl büyük nasibin adresini veriyor:

Kendiniz için hayır olarak önceden ne gönderirseniz, Allah katında onu daha hayırlı ve sevabı daha da artmış olarak bulursunuz.[4]

[1] Kasas Sûresi, 28:79-82.

[2] Bakara Sûresi, 2:197.

[3] A’râf Sûresi, 7:26.

[4] Müzzemmil Sûresi, 73:20.

Haberciliğe Kur’an ışığında bakış

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşmekte olan Kur’an Buluşmalarının 143.  bölümünde konumuz Âl-i İmrân sûresinin 44. âyeti idi

Bu âyetin muhtevasını incelerken “gayb” ve “haber” konuları üzerinde ağırlıklı bir şekilde durduk.
Allah’tan başkası gaybı bilir mi? Peygamberler başta olmak üzere diğer insanların da gayb bilgisinden nasibi olabilir mi?
Hangi haberler “haber” olarak değerlendirilmeli? Bizim haber anlayışımız, Kur’ân’ın bize haber olarak bildirdikleri ile ne kadar örtüşüyor? Biz “haber” adı altında hangi gevezeliklerle hayatımızı çöplüğe çeviriyoruz; Kur’an hangi haberlere bizim dikkatimizi yöneltiyor?

Dördü bir yerde

Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri izler.

Günlerden ve gecelerden mevsimler yapılır.

Geceler ve gündüzler birer mekik gibi gidip geldikçe, Dünyamızın yüzünde kışlar, baharlar, yazlar ve güzler dokunur.

Bir yerde toprak beyaza bürünür, bir başka yere yemyeşil halılar serilir.

Aynı topraklar bir yeşile boyanır, bir beyaza bürünür.

Yıllar, asırlar, çağlar boyunca Dünya bu macerayı tekrar tekrar yaşar.

NASA’nın Terra uzay aracından da Dünya üzerindeki mevsimlerin gelip geçişi böyle görünür.

Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün birbirini izlemesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği suda, o suyla ölmüş yeryüzünü diriltip üzerinde her türden canlıyı yaymasında, gökle yer arasında emre boyun eğmiş rüzgârları ve bulutları şekilden şekle çevirmesinde, aklı eren bir topluluk için âyetler vardır.

Bakara, 2:164

[Tam ekran izleyiniz]

Semâya yukarıdan bakış

Gece semâsının aşağıdan değil, yukarıdan görünüşü: Uluslararası Uzay İstasyonunun Dünya etrafındaki dönüşlerinden geceye isabet eden kısımları hızlandırılıp arka arkaya eklenince, böyle bir manzara ortaya çıkıyor. Turuncu şehir ışıkları, bembeyaz bulutlar, ufukta ince bir kuşak halinde beliren atmosfer, yeşil renkli şimal fecri gösterileri ve her 90 dakikada bir gündoğumu…

En etkileyicisi de, beyaz bulutların aralarında, aynı anda pek çok yerde birden ard arda çakan şimşekler.

“Sırtında dolaşın ve rızkından yiyin diye yeryüzünü sizin için O uysallaştırdı. Dönüş de yine Onadır.” (Mülk Sûresi, 15.)