İzafî adaletin görünmeyen yüzü

ÜMİT ŞİMŞEK

Sadece adalet-i mahzanın tatbikine imkân bulunmayan durumlarda istisnaî olarak uygulanabilecek bir ilke olan izafî adalet hayatımızın bir parçası haline geldiğinden, kural tersine dönmüş durumda: Artık izafî adalet mümkün olduğu müddetçe adalet-i mahzanın uygulanamayacağı telâkkisi bize daha âşinâ geliyor. Belli ki, bir süre sonra bugünü arayacağımız günler de gelecek, “Adalet olsun da izafîsinden oluversin” diye yakınmaya başlayacağız.

İzafî adaletin sakıncaları üzerinde çok söz söylenebilir, nitekim kulak veren olmasa bile söyleniyor da. Fakat onun görünen zararlarından başka, bir de için için işleyen bir tahribatı daha var ki, hem farkına varmamız, hem farkına varsak bile umursamamız, hem de umursayacak olsak bile tamirine teşebbüs etmemiz hiç de kolay olacağa benzemiyor.

Yüzlerce 28 Şubat mağdurunun yirmi yıldan fazla zamandır hapislerde çürümekte oluşu, işte bu tahribat cümlesindendir. İşin hazin tarafı şurada ki, bugün iş başında bulunanların da bir kısmı 28 Şubat’ın mağdurları arasındaydı; ülkenin bugünlere gelişinde belki onlar kadar emeği bulunan ve onlarla aynı mağduriyeti paylaşan insanların yirmi yıldır ailelerinden uzakta, dört duvar arasında bir hayat yaşıyor olmaları onların yüreğini hiç mi sızlatmıyor? Bu mağduriyeti ortadan kaldıracak imkân yıllardır ellerinde bulunduğu halde böyle birşeye teşebbüs dahi etmemenin duyarsızlıktan başka bir açıklaması var mıdır?

Haydi yöneticiler duyarsızlaştı diyelim, kamuoyu bu konuda çok mu duyarlı davranıyor? Sivil toplum kuruluşlarının ara sıra yaptıkları açıklamalardan başka ciddî ve ısrarlı bir tepkinin ortaya konduğunu hatırlıyor musunuz? Ve bu açıklamalar da medyada ne kadar yer buluyor, kamu vicdanında ne kadar yankılanabiliyor? Hiç şüphe edilmesin, eğer yöneticilerimiz lütfeder de çıkması beklenen af kanununa 28 Şubat mağdurlarını da dahil ederlerse, biz de olup biteni unutur, üstelik büyük bir mağduriyeti giderdikleri için affı çıkaranlara minnet ve şükranlarımızı bile sunabiliriz. Ama yirmi sene sonra imiş, ne önemi var? Bu sürenin büyük kısmını ikbal ve iktidarla geçirenler için o kadarcık bir zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiverir. Siz yirmi yılın ne demek olduğunu, nâhak yere demir parmaklıklar arkasına tıkıldığı zaman doğan çocuğunu ancak askerlik veya gelinlik çağına geldiğinde kucaklayabilmenin ne demek olduğunu bilenlere soracaksınız.

***

Mazlumların iktidar yüzü gördükten sonra değişmeleri tarihte ender rastlanan bir durum değildir. Kendisi de bir Rus Yahudisi olan Isaac Asimov, bu gerçeğe hemcinsleri üzerinden şu satırlarla işaret eder:

“Şimdi Sovyet Yahudileri İsrail’e kaçıyorlar; çünkü dinleri sebebiyle eziyete uğrayacaklarından korkuyorlar. Halbuki onlar da ayakları İsrail topraklarına değer değmez Filistinlilere karşı acımasız İsrail milliyetçilerine dönüşmüşlerdi: Bir göz kırpışta mazlumiyetten zalimliğe geçiş! . . . Putperest Roma ilk Hıristiyanlara zulmederken Hıristiyanlar hoşgörü istiyordu. Peki, Hıristiyanlık iktidara geçtiği zaman hoşgörü var mıydı? Ne gezer! Bu defa zulüm ânında yön değiştiriverdi.”[1]

FETÖ ile mücadelede gelinen nokta, yine aynı duyarsızlaşmanın işaretlerini veriyor. Gerçi devletin bu örgüt eliyle sahneye konan bir darbe teşebbüsü geçirdiği ve bu tehdidin de henüz bütünüyle bertaraf edilmemiş olduğu bir vakıadır; bu tehlike ise, büyüklüğü nisbetinde teyakkuz istemekte ve her alanda alınacak tedbirleri gerektirmektedir. Ancak tedbir ile cezayı, tamir ile tecziyeyi birbirine karıştırmamak şarttır. Aksi takdirde, düzeltiyorum zannıyla yapılan işler hiç umulmadık alanlarda bozulmalara ve tamiri imkânsız hasarlara yol açabilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü, dehşet verici bir örgütlenmenin bizi geri dönülmeyecek bir noktaya kadar getirmiş bulunduğunu ortaya çıkardı. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanının yaverlerine kadar en hassas mevkileri elde eden, devletin en mahrem sırlarını eline geçiren ve en amansız düşmanlarımızla açıkça işbirliği içinde bulunan bir örgütün hâlâ yeni hainlikler peşinde bulunduğunu dikkate almamak, hüsran ile son bulacak bir gaflet olur. Onun için, bu konudaki mücadelenin tedbir yönü, devletin hassas görevlerindeki personelin sıkı bir denetimden geçirilerek seçilmesi veya ayıklanması sonucunu ister istemez doğurmuştur. Ancak bu ayıklamalar, açık ve kesin deliller söz konusu olmadığı vak’alarda, hiçbir zaman tedbirin ötesine geçerek ceza seviyesine varmamalıydı. Oysa bu konudaki uygulamalar, birçok yerde, izafi adalet anlayışının vicdanları iyice duyarsızlaştırmış olduğuna dair işaretler vermektedir.

Bu tür itirazları dile getirdiğiniz zaman sizden örnek göstermeniz istenebilir. Oysa bir iki örnekle düzeltilemeyecek kadar yaygın bir uygulama söz konusudur; bu ise uygulamayı temelden düzeltmeyi gerektirmektedir. Bu yüzdendir ki, itirazlar için kurulmuş olan komisyon da kamu vicdanını tatmin etmekte çok yetersiz kalmış, kendisinden beklenen performansı gösterememiştir, zaten göstermesi de mümkün değildir. Bu, izafî adalet anlayışından yola çıkarak “Madem tehlike var, ne yapılsa mübahtır” anlayışına kilitlenmiş zihinlerle değil, en küçük bir kul hakkını bütün insanların hakkı kadar büyük bir mesele olarak gören[2] hassas vicdanlarla başarılabilecek bir iştir.

***

Ceza konusuna geldiğimizde, mesele daha da çetrefilleşiyor, çünkü herşey herşeye karışmış bir halde karşımıza çıkıyor.

Herşeyden önce, darbeci unsurları, kanunun öngördüğü en ağır cezaları fazlasıyla hak etmiş, hiçbir müsamahaya lâyık olmayan tek tip elbiselik unsurlar olarak yapının geri kalanından ayrı tutmak icap eder. Ancak burada da “Madem örgütle irtibatlıdır, örgüt de ihtilâlcidir, öyleyse bunlar da aynı cezaya lâyıktır” mantığıyla işi sınırlarından taşırmanın mazereti düşünülemez. Meselâ bir Ali Bulaç’ın, Nazlı Ilıcak’ın, yahut Altan kardeşlerin darbecilik ithamıyla ağırlaştırılmış müebbed hapse mahkûm olmalarını – her ne kadar teknik açıdan kararı meşru gösterecek bir mesnedi bulunacak olsa bile – kamuoyuna hangi adalet türüyle açıklayabilirsiniz? Bunlar kamuoyunun tanıdığı isimler; tanınmayanlar arasında kimin ne kadar haksızlığa uğrayabileceği konusunda ise kıyas ve tahminden ötede bir bilgi sahibi değiliz.

Örgütün bilfiil darbe teşebbüsüne iştirak etmiş unsurlarının dışında kalan kısmına gelince, bunların da taban ve tavan olarak iki ayrı grupta mütalâa edilmesi gerektiği, zaten öteden beri Cumhurbaşkanının beyanlarına da yansıyan bir gerçektir. Bunlardan yönetici kısmının ciddî şekilde hesap vermesinde ve kanunlar çerçevesinde hak ettikleri cezalara çarptırılmasında bir problem yoktur; bilâkis bu gereklidir. Tabana gelince, işte iki sebepten dolayı burada durup üzerinde ciddî şekilde düşünmemiz gerekiyor.

Birincisi: Taban, büyük ekseriyetiyle, tavanın vatan hainliğine varan emellerini benimsemiş değildir; tıpkı bugünkü yöneticilerimiz gibi, onlar da bu örgütün şaşaasına aldanarak büyük hizmetler gördüklerine inanmışlardır. Yöneticilerimizden farkları ise, gerçeği onlardan daha sonra görmeleri veya hâlâ görememiş olmalarıdır.

İkincisi: Toplumun bütün kesimlerine kadar nüfuz etmiş, neredeyse ağına düşürmediği kimse bırakmamış dedirtecek kadar büyük bir yekûn söz konusudur. Her ne kadar teknik olarak böyle olsa da, örgütün tabandaki faaliyetlerine şu veya bu şekilde katılmış olmayı da mücadelenin hedefindeki bir suç olarak gördüğünüz zaman, toplumun önemli bir kesimini kovuşturmak ve cezalandırmak zorunda kalırsınız ve bunun anlamı da ülkeyi büyük bir hapishaneye çevirmek olur ki, halihazırdaki gidişin böyle bir sonuca doğru seyrettiğini söylemek mübalâğa olmayacaktır.

İnsanlar bir ihbarla yakalanıp âkıbeti belirsiz bir maceranın kucağına düşüyorlar. Ve o andan itibaren, kendilerini tam bir belirsizlik içinde buluyorlar. Delillerin toplanması, dâvâ dosyasının hazırlanması derken aylarını, bazan yıllarını cezaevinde geçiriyorlar. Yargılama başladığında da ne kadar süreceğini, aylar veya yıllar sonra bittiğinde başlarına neyin geleceğini kimse tahmin bile edemiyor. Kendilerini kısa yoldan kurtarmak isteyenler itirafçı oluyor, itirafçı olanlar inandırıcı olmak zorunda kalıyor, inandırıcı olmak için bazı isimleri ihbar ediyorlar, ihbar edenler aynı maceraya baştan başlıyorlar, onlar da kurtulmak için başkalarını ihbar etmek zorunda kalıyorlar, ilh. Bu zincirin nereye kadar sürüp gideceği konusu ise kimsenin malûmu olmadığı gibi, kendisine zarar dokunmadığı müddetçe kimsenin de umurunda olmuyor.

Diğer yandan, suçlu olsun veya olmasın, böyle bir maceraya karışanların cezası sadece şahıslarına münhasır kalmıyor. Hattâ, takibata uğramasa bile sadece tedbiren görevlerinden uzaklaştıranların dahi önemli bir kısmı, kendisine yaklaşılmaktan korkulan kimse haline geliyor, işsiz kalanların veya tutuklananların aileleri perişan oluyor, açlığın kucağına itiliyor ve her türlü istismara açık hale geliyor. Tabii, burada suçun şahsîliği ilkesi açıkça ihlâl edilmiş bulunuyor. Yaraya tuz biber eken ve vicdanları kanatan şey ise, zaman zaman “mahkûm ailelerine yardım organize ederken yakalananlar” oluyor. Bütün bunların FETÖ ile mücadelede devlete itibar kazandıran işler olduğunu söyleyebilir misiniz?

Kaldı ki, FETÖ tarafından aldatılmış olmak, yöneten ve yönetileni ile bütün toplumun ortak bir suçudur. Üstelik, örgütün tabanı sadece onların irşad faaliyetlerine – neye âlet olduklarını bilmeden veya düşünmeden – katıldıkları halde, dönemin yöneticileri, onları devletin en ücra kademelerinden en üst mertebelerine kadar her tarafına yerleştirmek gibi bir vebali omuzlamışlardır. Devletin en hassas mevkilerini FETÖ’nün elemanlarına teslim edenler örgütün sadece irşad faaliyetine tabanda iştirak edenlerden hesap sormaya başladıkları zaman, adaletten veya adaletin izafiyetinden şüphe edecek olanları suçlamak için makul bir sebep gösteremezsiniz.

***

Bu arada, biz de kimseye haksızlık etmeyelim ve adaleti her halükârda korumanın çok zor ve ince bir iş olduğunu kaydetmeden geçmeyelim. Adalet ve onun eşanlamlısı olan kıst kelimelerinin her an iki tarafa da kayabilecek bir denge durumunu ifade ettiklerine, bir ilim adamımız şöyle işaret ediyor:

“Arapçada adalet anlamında kullanılan adl ve kıst sözcüklerinin “ezdad”dan olması, yani birbirinin zıddı olan iki anlamı içinde taşıması da oldukça ilginç ve dikkat çekicidir. Türkçede bugün adalet diye çevirdiğimiz adl ve kıst sözcükleri, Arap dilinde hem adalet, hakkaniyet hem de zulüm ve haksızlık anlamına gelmektedir. Bu iki sözcüğün etimolojik olarak böyle ikili bir içeriğe sahip olması adeta her söz ve davranışın bıçak sırtında olduğunu ve adalet olmadığı takdirde zulme kayabileceğini, bir bakıma denge durumunun dengeyi kaybetme potansiyelini içerdiğini ima etmektedir.”[3]

Böyle hassas bir denge bir kere gerçekleştiği zaman kendi haline terk edilerek sabit kalacak bir denge değildir; tıpkı vücudumuzun harareti ve kan basıncı gibi, adaletin de dinamik bir dengeleme faaliyetiyle sürekli olarak makul sınırlar içinde tutulması gerekir. Bu dengeyi bozma istidadı taşıyan unsurların en önemlilerinden birinin de “izafî adalet” kavramı olduğunu tahmin etmek zor olmayacaktır. Çünkü izafiyet kaypak bir kavramdır, sabit bir karşılığı yoktur; hele siyaset gibi daha da kaypak bir kavramla bir araya geldiğinde nereye kadar kayabileceğini kestirmenin de imkân ve ihtimali yoktur.

Tarih boyunca sayısız zulümlerin başlıca sebebini teşkil etmiş bulunan izafî adalet kavramı, bugün yol açtığı zulümlerin yanı sıra, bizi iki büyük tehlikeyle de karşı karşıya getirmektedir.

Bunlardan ilki güncel bir tehlikedir: Yaygınlaşan haksızlıkların yol açtığı tepkiler, kendisiyle mücadele edilen şeyi kuvvetledirme istidadını taşır. Zira ateş düştüğü yeri yakar, ateşin düştüğü yerde insanlar feryatlarına kulak verilmediğini görürlerse başkalarından yardım umar. Bu da mevcut iktidarın hayatî ölçüde kan kaybetmesi demektir. Bunun ise sonuçlarını önceden kestirmek hiç kolay değildir. Çünkü alternatiflerde, aksi yönde aşırılıklara giderek FETÖ’ye yeniden devlet kapılarını açma ihtimali vardır.

İkinci ve daha büyük tehlike ise, izafî adalet kavramının vicdanlarımızı köreltme ihtimalidir. ABD Başkanı Truman, tarihin en vicdansız kararını verirken aynen bu mantıkla hareket etmişti:

Eğer Japonya’ya atom bombası atılmayacak olsa, Amerikan askerleri ülkeyi işgal etmek zorunda kalacak ve iki taraftan da 500 bin asker ölecek, 1 milyon kadarı da ömür boyu sakat kalacaktı. İki atom bombasıyla can veren 200 bin küsur kişi ise 500 binden daha düşük bir rakam teşkil ediyordu. Truman bu kararı verdi, sonra yatağına girip deliksiz bir uyku çekti, ömrü boyunca da hiçbir zaman bu kadardan dolayı en küçük bir pişmanlık taşımamakla övünüp durdu.[4] Netice ne kadar canavarca olursa olsun, işin içine izafiyet girince bu vahşet, âdil bir karar kılığına bürünebiliyor!

Acı bir gerçekle yüz yüzeyiz: Truman’ın gaddarlık seviyesini toplum olarak yakalamamız için fazla birşey kalmadı. Kalbi öldüren, öldürmese bile sağlam da bırakmayan siyasî boğuşmalar, zaten hassas bir dengede bulunan ve ihtimamla korunmak isteyen adalet duygusunu temellerinden sarsıyor. Tuttuğumuz tarafın yaptığı işler kimin ve kaç kişinin hukukuna tecavüz anlamına gelirse gelsin, bize masum görünüyor. Gerçi bu eskiden beri böyleydi, ancak şimdi toplumun büyük bir kesimi büyük mağduriyetler yaşıyor ve aynı toplumun kalan kısmı da bundan bir rahatsızlık duymuyor, duysa da üzerinde durmuyor. Bir an duracak olsak bile, aksi ihtimalleri hesaba kattığımızda izafiyet kavramı karşımıza çıkıyor ve bizi kendi kardeşlerimize karşı duyarsız hale getiriyor. Ve bütün bunlar toplum çapında cereyan ediyor; yani, kamu vicdanı kabuk bağlıyor. İşte bu, izafî adaletin – şiddet-i zuhurundan – görünmeyen yüzü!

Kıssadan hisse: Bir milletin vicdanından merhamet ve rikkat-i cinsiye duygularını kaldırmak istiyorsanız, uzun uzadıya çabalamanız gerekmez.

Onları izafî adaletle tanıştırın, sonra koltuğunuza kurulup olacakları seyredin.

[1] Isaac Asimov, A Memoir (e-book), Chapter 7, Bantam Books.

[2] Bkz. Mâide sûresi, 5:32.

[3] H. Yunus Apaydın, “Adalet Nedir: Mahiyet ve Keyfiyet,” Bilimname XXX5, 2018/1, s. 459-476. İnternet adresi: http://isamveri.org/pdfdrg/D02237/2018_35/2018_35_APAYDINHY.pdf

[4] Merle Miller, Plain Speaking: an Oral Biography of Harry S. Truman, New York: Berkley Publishing Co., 1973, pp. 244-248.

Kadınlar ve cami konusunu bir de hadis âlimlerinden dinleyelim

Resulullah’tan (s.a.v.) on dört asır sonra “Kadınlar camilere gelsin mi, gelmesin mi?” gibi bir soruyu hâlâ tartışıyor olmamız hakkımızda hiç hayra alâmet olmamakla birlikte, zaman zaman konuyu gündeme getirerek tereddütleri giderici delillere aklıselim sahiplerinin dikkatlerini çekmek lüzumu hasıl oluyor.

Bu defa da, Allah hayırlı ve sıhhatli uzun ömürler versin, ilimlerinin yanı sıra gerek takvâları, gerekse Sünnet-i Seniyyeyi savunma konusundaki hassasiyet ve gayretleri ile Müslüman halkımızın hürmet ve muhabbetlerine mazhar olmuş üç isim tarafından kaleme alınan birkaç pasajı insaf sahiplerinin mütalâalarına sunuyoruz.

Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ve Prof. Dr. Raşit Küçük, büyük hadis allâmesi İmam Nevevî’nin Riyâzü’s-Salihîn adlı meşhur eserine yaptıkları şerhte, eserin üç ayrı yerine şu notları düşmüşler:

 

Hz. Peygamberin sünnetinin evrensel karakteri, onun Ashâb-ı Kiram tarafından değiştirilmesine mani olmuştur. Nitekim Hz. Aişe “Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resulullah görseydi, İsrailoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi, onları mescidlere gitmekten men ederdi” (Buharî, Ezan: 163; Müslim, Salât: 144) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü “Allah’ın hanım kullarını Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz” (Buharî, Cum’a: 13) hadis-i şerifi ona bu yetkiyi vermiyordu.[1]

***

Müçtehid bir hakimin hükmü, Kitap ve Sünnetin nassına muhalif olduğunda, o hükmü ortadan kaldırmak ve yürürlükte kalmasına engel olmak vacip olur. Kitabın ve sahih Sünnetin nasları; aklî ihtimaller, nefsanî ve şeytanî yorumlarla birbiriyle çelişkili gösterilemez.

Abdullah ibni Ömer, Resul-i Ekremin “Sizden izin istediklerinde kadınların camie gitmesine engel olmayınız” buyurduğunu rivayet etmişti. Bunun üzerine oğlu Bilâl “Vallahi biz onları engelliyoruz” dedi.

Babası Abdullah, “Ben Resulullah şöyle buyurdu diyorum, sen ‘Biz onları engelliyoruz’ diyorsun” diye oğlunu azarladı ve hattâ rivayet edildiğine göre onunla ölünceye kadar konuşmadı. [Ahmed ibni Hanbel, Müsned, 2:90; Ali el-Karî, el-Mirkat, 1:339]. Nevevî, fasık ve bid’atçılarla hayat boyunca konuşmamanın caiz olduğunu söyler. Üç günden fazla konuşmamanın yasaklanmış olması bid’atçı ve fasıklarla ilgili değildir.”[2]

***

Resul-i Ekrem Efendimiz zamanında ve ondan sonraki dönemlerde, kadınlar da erkekler gibi camie gelir, cemaatle namaz kılar, vaaz ve nasihat dinler ve yapılan diğer faaliyetlere katılırlardı. Müslümanların yaşadığı çeşitli ülke ve mıntıkalarda Sünnete uygun bu âdetin halen canlı tutulduğu yerler vardır. Bazı ülke ve topluluklarda ise bu âdet neredeyse terk edilmiş gibidir. Müslümanlar, bir toplumun ve hattâ bütün insanlığın erkek ve kadınlardan oluştuğunu çeşitli vesilelerle birçok defa beyan eden Kur’ân’ın bu yöndeki ısrarlı hatırlatmalarını düşünürlerse, bu iki kesim arasında dengeli bir hayatın olması gereğinin farkına varırlar. Günümüzde de üzerinde önemle durulması gereken bir konu olma özelliğini taşıyan kadınların eğitimi, ihmal edilmeyecek kadar ciddiyet arz etmektedir.[3]

***

Bu konudaki yayınlarımız devam edecek.

[1] Riyâzü’s-Salihîn, tercüme ve şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Prof. Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, c. 1, s. 32.

[2] A.g.e., c. 1, s. 543.

[3] A.g.e., c. 4, s. 427.

Allah’ın Resulü ile takvâ yarışına çıkanlar!

Kadınların camilere, gerek ibadet için, gerek ilim öğrenmek için, gerekse Müslümanların meydana getirdiği muhteşem cemaatin bir parçası olmak için gelmeleri, Resulullah’ın (s.a.v.) sadece müsaade etmekle kalmayıp, ısrarla üzerinde durarak takip ettiği önemli bir sünneti idi.

O, hiç şüphesiz, daha sonraki zamanlarda ortaya çıkan ve Peygamberinden daha ileride bir takvâyı (!) bu ümmete öğretmeye çalışan kimselerden çok farklı bir rehberdi.

Kadınlar, gündüz namazlarından başka, yatsı ve sabah namazlarını da onun arkasında kılarlardı.

O, mescide girerken kadınların yanından geçer ve onlara selâm verirdi.

O, bekâr genç kızlardan hayızlı kadınlara kadar bütün hanımların bayram namazında bulunmasını emrederdi. Üzerine giyecek bir elbisesi olmayanların dahi arkadaşlarından ödünç bir örtü alarak Müslümanların bayramına katılmasını isterdi. Kadınlar kendilerine ayrılan yerde – arada perde olmaksızın – durur, erkeklerin tekbiriyle beraber tekbir getirir, onlarla beraber namaz kılıp dua eder, onlarla beraber o günün feyiz ve bereketini yaşardı. Mazeretli olan kadınlar ise namaz kılmadan orada bulunurlar, ancak duaya onlar da katılırlardı. Peygamberimiz de, erkeklerin bulunduğu yerde hutbesini verdikten sonra kadınların yanına gidip onlara da ayrıca hitap eder, kadınlar ise ona sual sorup cevaplarını alırlardı.

Bayram namazlarından başka, Cuma namazları da kadınların devamlı olarak iştirak ettikleri namazlardı. Buralarda kadınlar gerek Resulullah’ın (s.a.v.), gerekse onun Raşid Halifelerinin (r.anhüm) arkasında ibadet ederler, hutbe dinlerler, sual sorup cevap alırlar, hattâ – Hz. Ömer örneğinde olduğu gibi – itiraz edip kendi görüşlerini dile getirirlerdi. (Bkz. Buharî, İydeyn: 12, 15, 16, 20; Müslim, İman: 34; Tirmizî, İman: 6; Cuma: 32.)

Resulullah’ın – ve Hulefâ-i Râşidîn’in – mütevatir sünneti aynen böyle idi.

Hadis ilminin öncülerinden Abdullah ibni Ömer (r.a.) “Kadınlar mescide gitmek için izin istediklerinde onlara mâni olmayın” mealindeki hadis-i şerifi naklettiğinde, oğlu Bilâl “Vallahi biz mâni oluruz” diyerek ona itiraz etmiş, Hz. Abdullah da buna öfkelenerek daha önce kendisinden hiç işitilmedik fena bir sözle oğlunu azarlamıştı. (Müslim, Salât: 135.)

Nice zaman sonra, Resulullah’tan ve Hulefâ-i Râşidîn’den daha fazla takvâ sahibi zatlar peydâ oldular ve kadınlara onların asla uygulamadığı yasakları getirdiler.

Eğer böylelerinin tarif ettiği şey Müslümanlık ise, Resulullah’ın ve Ashabının yaşadığı din hangi din idi?

Eğer Müslümanlık ve takvâ Resulullah ile Ashabının yaşadığı din ise, bunların bize yaşatmaya kalktıkları dinin kaynağı nedir?

Bunlar, gerçekten üzerinde durulup düşünülmesi gereken sorular!

***

Konuyla ilgili diğer yazımız:

Kadınlar ve camiler

Kadınlar ve camiler

ÜMİT ŞİMŞEK

Kadınlar camilere gelsin mi, gelmesin mi?

Dinde cevabı açıkça belli olduğu halde yüzyıllardır hararetli tartışmaları tetikleyen konulardan biri de budur. Bu mesele, Diyanet İşleri Başkanlığının kadınları camie çağıran açıklamaları üzerine tekrar gündeme oturdu; bundan sonra da uzunca bir müddet kendisini hatırlatacağa benzer.[1]

Resulullah (s.a.s.) zamanında böyle bir problemin olmadığı herkesin malûmu olan bir gerçektir. O zaman kadınların da mescide geldiğini, Resulullahın arkasında namaz kıldığını, hattâ kadınlar mescidde otururken Resulullahın yanlarından geçip onlara selâm verdiğini biliyoruz. Fakat Peygamberimizden hemen sonra, daha Sahâbe zamanında kadınlara cami yolunu kapatmaya yönelik eğilimler kendisini göstermeye başlamıştır. Meşhur vak’adır:

Hadis ilminin öncülerinden Abdullah ibni Ömer (r.a.) “Kadınlar mescide gitmek için izin istediklerinde onlara mâni olmayın” mealindeki hadis-i şerifi naklettiğinde, oğlu Bilâl “Vallahi biz mâni oluruz” diyerek ona itiraz etmiş, Hz. Abdullah da buna öfkelenerek daha önce kendisinden hiç işitilmedik fena bir sözle oğlunu azarlamıştı. (Müslim, Salât: 135.)

***

İnsanın olduğu her yerde görülebilecek bazı ciddiyetsiz durumların ortaya çıkması, zaman içinde, kadınların camideki yerini tartışılır hale getirmiştir. Nitekim Hz. Aişe’nin (r.a.) “Bugün kadınların yeni icad ettikleri halleri Resulullah görseydi, onları mescidlerden men ederdi” dediği rivayet edilmektedir. Ancak bu yakınma sadece sözde kalmış, Resulullahın halifelerinden hiçbirisi bu konuda bir yasaklama yoluna gitmediği gibi, Hz. Aişe’nin de onlardan böyle bir talebi olmamıştır. Tıpkı Resulullahın zamanında olduğu gibi, Hulefâ-i Râşidîn’in zamanında da kadınlar gerek vakit namazlarında, gerekse Cuma ve bayram namazlarında mescide gelmeye  devam etmişlerdir. Resulullahın koymadığı bir yasağı ihdas etmek, onun Ashabının akıllarından geçebilecek birşey değildi; tarih, böyle şeylere şahit olmak için, asırlarca bizim gibi cesaret sahiplerini beklemek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan, Hz. Aişe validemizin yakınması, bu konuda herhangi bir yasak getirmek için değil, bilâkis yasak getirememek için delil teşkil eder.

Kaldı ki, Resulullah zamanında da, kadınların mescide gelmesinden doğan problemler görülebiliyordu. Kütüb-i Sitte’nin üçünde yer alan sahih bir rivayette, İbni Abbas (r.a.), Resulullahın arkasında namaz kılan çok güzel bir kadından söz eder. Cemaatin bir kısmı bu kadını görmemek için ön safta bulunmaya gayret ederken, bazı insanlar da en arka safta kalır, namazda rükûa eğildikleri zaman koltuklarının altından o kadına bakarlardı. (Tirmizî, Tefsir: 15; Nesâî, İmâme: 62; İbni Mâce, İkame: 68.)

Resulullahın arkasında namaz kılanların arasında yeni Müslüman olmuş bedevîlerden tutun, münafıklara kadar her çeşit insanın bulunduğunu dikkate alırsak—mescide bevl eden adamı hatırlayalım!—bu hadisenin çok garipsenecek birşey olmadığı sonucuna varmakta zorlanmayız. Kıssadan çıkaracağımız en önemli hisse ise, bu vak’anın herhangi bir yasaklamaya yol açmamış olmasıdır. Bizim zamanımızda cereyan ettiği takdirde kadınların ebediyen camilere yaklaşmaması sonucunu doğurabilecek olan böyle bir suiistimal, Resulullahın zamanında hiçbir yasaklama ve kısıtlama sebebi olmamıştır; buraya dikkat gerekir!

Bu, trafik kaidelerini belirledikten sonra bu kaideler çerçevesinde trafiği serbest bırakmaktan farklı birşey değildir. Kadınların camilere gelmeleri de zaten tesettüre riayet etmek, koku sürünmemek, erkeklerle aynı safta durmamak gibi şartlara bağlanmıştır. Bunlar, mahzurları bütünüyle kaldırmasa da asgarîye indirecek şartlardır. Bu şartlar altında dahi suiistimal yoluna sapacak olan olursa, o da Allah katında büyük bir sorumluluğun altına girmiş olur; fakat bu tür münferit olaylar yüzünden büyük çoğunluk bir haktan yahut nimetten mahrum bırakılmaz. Böyle mahzurların önüne geçmek için yapılacak şey, Allah’ın ve Resulünün koyduğu şartlara uyulmasını titizlikle gözetmekten ibarettir; yoksa Allah ve Resulü tarafından konulmamış bir yasağı, eksik bırakılmış bir iş gibi görerek ihdas etmek değildir. Şunu unutmamak gerekir ki, kadınların camilere gelmesi halinde ortaya çıkacağı varsayılan bir mevhum mahzur var ise, Allah’ın ve Resulünün koymadığı bir yasağı ihdas etmenin çok daha büyük ve muhakkak mahzurları vardır. “Onlar hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı Allah’ın yanı sıra rab edindiler” meâlindeki âyetin (Tevbe, 9:31) kapsama alanına girmek, bu mahzurlar başında gelir.

Allah’ın Resulü, bu âyeti şu sözleriyle açıklamıştır:

“Onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmediler. Fakat hahamları ve rahipleri birşeyi onlara helâl kılınca helâl sayıyor, haram kılınca da haram sayıyorlardı.” (Tirmizî, Tefsir 9:10.)

Kadınların camilerden alıkonmamasına dair Resulullahın sarih ve mükerrer emirlerine “Kadınların camie gitmesi caiz değildir” şeklindeki fetvalarla karşı çıkanlar bu hadisin tarifine tıpatıp uymuyor mu?

[1] Bu yazı, Diyanet İşleri Başkanlığının kadınları camilere gelmeye teşvik etmek ihtiyacını duyması üzerine 29 Ağustos 2012 tarihinde Son Devir’de yayınlanmıştır. Bkz. http://ekonomi.dunyabulteni.net/?aType=yazarHaber&ArticleID=4129

2018 Türkiye’sinden iki tablo

Aynı gün yayınlanan iki haber, ülkemizin çok yakın bir zamana kadar hayalimizden bile geçmeyen bir noktaya gelmiş bulunduğunu gösteriyor. Hayır mı, şer mi, bu konuyu okuyucularımızın takdirine bırakarak, bizi bugünlere kavuşturan yöneticilerimize derin saygılarla bu iki haberi sunuyoruz. Önce Hürriyet’teki haberi okuyalım:

İlkokuldan sonra eğitimini sürdürmeyen 16 yaşındaki K.A. ile askerden yeni gelen 23 yaşındaki İ.G.’yi aileleri evlendirmek için düğün davetiyesi bastırdı. Evlerinin önündeki düğünü gören ve kız çocuğunun yaşının küçük olduğunu bilen bir kişi 155 polis imdat hattını arayarak “Burada bir kız çocuğu yaşı küçük olmasına rağmen ailesi tarafından evlendiriliyor” diye ihbarda bulundu.

Bu ihbar üzerine Adana Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü ve Yüreğir İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri harekete geçti. Düğünü basan polis kız çocuğunun kimlik kontrolünü yaparak yaşının 16 olduğunu belirleyip düğünden aldı. Damat İ.G. ise küçük yaşta çocukla evlenmekten, damadın babası Ekrem G. çocuk gelin almaktan, kızın anne ve babası da küçük yaştaki kızlarını evlendirmek suçlamasıyla gözaltına alındı.

Polis merkezine götürülen aileler düğün yapmadıklarını, nişan yaptıklarını ileri sürerek, kız çocuklarını 18 yaşını doldurunca evlendireceklerini söyledi.

Kız çocuğu ise 2 yıldır İ.G.’yi sevdiğini kendi rızasıyla nişanlandığını belirterek, “İ.G. askerden geldi birbirimizi seviyoruz, ailem beni zorla evlendirmiyor ben kendi isteğimle nişanlanıyordum. Bugün zaten düğün yapmıyoruz nişanlanıyoruz, 2 yıl sonra düğün yapacağız” dedi.

Ancak polis davetiyenin üzerinde düğün yazdığını hatırlatması üzerine kız çocuğunun davetiyenin yanlış basıldığını söylediği öğrenildi. Ayrıca kız çocuğu devlet korumasını reddederek ailesine gitmek istediğini söyledi, ancak devlet kız çocuğunu savcılık kararıyla koruma altına alarak sevgi evlerine yerleştirdi.

Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-anda-kurtarilan-cocuk-gelin-dugunu-inkar-edince-polis-bunu-yapti-40973884

***

Şimdi de ikinci habere buyurun:

Kocaeli’deki Gebze Kadın Cezaevi’nde tutulan bir trans kadın mahpusun mamoplasti (meme büyütme) ameliyatını Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı karşılayacak.

Trans kadın mahpus, meme büyütme ameliyatı olabilmek için Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan rapor aldı. Raporda augmentasyon mamoplasti (meme büyütme) ameliyatının “estetik amaçlı olmayıp kişinin beden ve ruh sağlığı açısından bir gereklilik olduğu” belirtildi. Estetik amaçlı olmayan bir operasyon olduğu için ameliyatın kurum tarafından karşılanması gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlığı “bedence ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali” şeklinde tanımladığının hatırlatıldığı raporda; “genital organlarla ilgili ameliyat olsa da kadın fenotipinin (dış görünüşü) yalnızca genital organlardan ibaret olmadığı” vurgulandı.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nden (CİSST) Hilal Başak Demirbaş, bu gelişmeye ilişkin KaosGL.org’a bilgi verdi. Uzun zamandır CİSST ve Kaos GL’den avukatlarla durumu takip ettiklerini belirten Demirbaş, “2014 yılında hak mücadelesi vererek Türkiye hapishanelerinde ilk cinsiyet uyum operasyonunu gerçekleştiren diğer trans mahpuslara da umut olan trans bu mücadeleyi sürdürmüş ve emsal bir kararın verilmesini sağlamıştı. Hapishanede bulunduğu süre içerisinde isim davasını da açarak kimliğini değiştirmiş ve yapmış olduğu başvurulardan sonra masraflarını üstlenerek epilasyona başlamıştı” dedi.

Demirbaş, trans kadın mahpusun Haziran ayında ellerine ulaşan mektubunda ise aldığı raporlardan sonra meme büyütme ameliyatı için başvurduğunu ve Adli Tıp Kurulunca BM kararlarına atıf yapılarak “estetik amaçlı olmayıp kişinin beden ve ruh sağlığı açısından gereklilik olduğu” kanaatine varıldığını ve bu operasyonun da devlet tarafından karşılanacağını söylediğini belirtti.

http://kaosgl.org/sayfa.php?id=26697

“Özel okulları kapatacağım”

Bir sade vatandaşımız, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu durumlar karşısında çözümler üreterek bunları “iktidar vaadleri” olarak bir yerlere not ediyor. Kimseye “Şöyle şöyle yapın” demiyor; dese de kimsenin kulak asmayacağını herkes gibi o da biliyor. Sadece, “Üzerimde vebal kalmasın” kabilinden, “Ben iktidara gelince şunu şunu yapacağım” diyerek insanlığa karşı bir vaadde bulunmuş oluyor. Bize de bu vaadleri duyurmak kalıyor. Sade vatandaşımız bu defa diyor ki:

Harikulâde bir eğitim seferberliği ülkeyi kasıp kavuruyor. Mahalle başına düşen özel okul sayısı ile kişi başına düşen servis arabası sayısı göğsümüzü kabartacak seviyede. Ancak bu bereketin bütçelere ve trafiğe getirdiği yükten başka sıkıntılar doğuracağını da şimdiden hesaba katmamız gerekiyor.

İsterseniz, önce “Özel okullar ne yapar?” sorusunun cevabını bulalım; gördükleri hizmete göre onlar hakkında elbette bir iyilik düşünürüz.

Bu soruyu mesture popçu yetiştirmesiyle ünlenen bir özel okulumuzun internet sitesine sorduğumuzda, “Dünyaya yön verecek insanlar yetiştiriyoruz” cevabıyla karşılaşıyoruz.

Bu iddia bir orta öğrenim kurumuna ait olduğu için biraz abartılı geliyor. Ama fazla tasalanmıyoruz. Hemen imdadımıza özel üniversitelerden birinin reklam afişleri yetişiyor ve eğitimli bir garson zarafetiyle burnumuza uzatılmış bir beyin sunuyor bize. Ve diyor ki: “Dünyayı senin beynin değiştirecek.” Böylece, özel okullarımızdan birinin bıraktığı yerden diğeri görevi devralıyor ve dünya kurtarıcısız kalmıyor.

Özel okullarımız böylece megaloman üretim merkezleri olarak birbiriyle kıyasıya bir yarışa girmişken, “Acaba dünyayı bu kadar çok sayıda kurtarıcıdan kurtaracak bir okul yok mu?” sorusu aklımıza takılıyor. Sonra, “Herkesin kurtarıcı olarak yetiştirildiği bir ülkede kurtarılacak olanlar kim?” diye düşünmeye başlıyoruz. Tabii, bütün bunlar, önümüzdeki dönemlerde iktidara gelecek olanların karşı karşıya kalacağı ciddî sorular. Onun için, bendeniz de bütün bu sorulara ihtiyaç bırakmayacak ve problemi kökünden çözecek bazı çözümler geliştirmiş bulunuyorum.

Birinci alternatif: Özel okul öğretmenlerinin maaşlarını devlet okulu öğretmenlerinin en fazla yarısı seviyesinde tutmak. Böylece devlet okulları öğretmenler için cazibe merkezi haline gelir, herkes en yakınındaki devlet okuluna kaydolur, bu arada okul, trafik ve aile bütçesi problemleri kökten çözülmüş olur. Ancak şu da bir gerçek ki, Türk milleti zeki ve çalışkandır, ayrıca benim vatandaşım işini bilir, bu engeli aşacak yolları da henüz ilgili kanunun mürekkebi kurumadan bulur. Onun için, bu alternatifin çok fazla yaşama şansına sahip olmadığını söyleyebiliriz.

İkinci alternatif: Madem özel okullarımızın yetiştirdiği gençlerimiz dünyayı kurtarmak üzere eğitim alıyorlar; onlara önce vatanı kurtarma görevi veririz (bu bedelli askerlik yerine de düşünülebilir; böylece hem paralarını, hem de hizmetlerini alırız). Meselâ siyasî partileri kapatıp seçimleri özel okullar arasında yapabiliriz. Her okul, aldığı oya uygun sayıda öğrenciyi mezuniyet derecelerine göre yapılacak bir sıralama ile Meclise gönderir. Ancak, bu alternatif de, genç kadrolarımızın kurtaracağı vatanı onlardan kurtarmak için Amerika’dan kayyım ithal etmek gibi külfetleri bulunduğundan, büsbütün problemsiz görünmüyor.

Üçüncü alternatif: Özel okulları tamamen kapatmak. (“Mektepleri kapatırsak maarif kolay idare edilir” diyen vatandaş aslında böyle bir çözümü uzaktan uzağa hissetmişti, ama topun kantarını biraz fazlaca kaçırdığı için ciddîye alınmadı.) Bu, birinci alternatifin bütün avantajlarını kendisinde toplayan bir çözüm olarak görünüyor. Üstelik – ülkenin megaloman ihtiyacını nereden karşılayacağımız gibi bir problemi ihmal edecek olursak – yeni bir problem doğurması da beklenmiyor. Olsa olsa, özel okullara verilecek iken cepte kalan fazla paranın nasıl tüketileceği gibi bir problemle karşılaşabiliriz ki, okul aile birlikleri evvelallah bu problemi rahatlıkla çözüverirler. Başka sorusu olan?

***

Sade vatandaşın bundan önceki seçim vaadı:

“Aile Bakanlığının adını değiştireceğim”

“Cinsel yönelimlere” Diyanet hoşgörüsü tasarlanıyor

Diyanet İşleri Başkanlığı, kurumlara vereceği manevî danışmanlık hizmetlerinde kişilerin “cinsel yönelimlerini” de dikkate alacak.

Bu husus, Diyanet İşleri Başkanlığının sitesinde ilgili kişi ve kuruluşların görüşlerine açılan “Manevî Danışman Ulusal Meslek Standardı” adlı belgede yer alıyor.[1]

Söz konusu belge, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Meslekî Yeterlilik Kurumu arasında imzalanan protokol gereğince, MYK’nın moderatörlüğünde hazırlandı.

Belgenin “Tutum ve Davranışlar” başlıklı bölümünde, “manevî danışmanlar” için “Hizmet alanların sosyal, kültürel, etnik, cinsel yönelim, cinsel kimlik ve engel durumlarına duyarlı olmak” şartı getiriliyor.

Bilindiği gibi, “cinsel yönelim” deyimi, İstanbul Sözleşmesinde ve bu sözleşmeye uygun şekilde hazırlanan belgelerde eşcinsellik başta olmak üzere her türlü cinsel sapıklıkları kapsayacak şekilde kullanılıyor.[2] Hattâ, pedofili ve zoofili gibi bugün için suç sayılan davranışların dahi bütün kanunların üzerinde bulunan İstanbul Sözleşmesi uyarınca masumiyet kazanmasının önünde hiçbir engel bulunmuyor.[3]

Diyanet İşleri Başkanlığının herkesten önce uymakla yükümlü bulunduğu Kur’ân-ı Kerim ise, cinsel sapıklıkları, Lût kavminin şahsında, “âlemlerde daha önce hiç kimsenin işlemediği” lânet ve helâk sebebi fiiller olarak sayıyor.

“Manevî Danışmanlık Hizmetlerinin Ulusal Meslek Standardı” bu haliyle yürürlüğe girdiği takdirde, Diyanet İşleri Başkanlığının manevî danışmanları, karşılaştıkları her türlü cinsel sapıklığa normal davranış muamelesi yapmak zorunda bırakılacak.

Manevi Danışman Ulusal Meslek Standardı ile ilgili görüş ve önerilerin https://dinhizmetleri.diyanet.gov.tr/detay/154/manevi-dan%C4%B1%C5%9Fman-ulusal-meslek-standard%C4%B1-haz%C4%B1rland%C4%B1 adresinde yer alan “Görüş ve Değerlendirme Formu”na işlenerek 05.10.2018 tarihine kadar manevidestek@diyanet.gov.tr adresine gönderilmesi gerekiyor.

[1] http://dinhizmetleri.diyanet.gov.tr/Documents/manevi%20danisman%20ums.pdf

[2] https://yazarumit.com/bir-guncelleme-oykusu-2/

[3] http://www.islamianaliz.com/yazi/bati-tarafindan-hacklenmek-2053te-turkiye-nasil-bir-ulke-olacak-3626#sthash.57bJqSEO.lKo7kZ1d.dpbs

“Aile Bakanlığının adını değiştireceğim”

Bir sade vatandaşımız, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu durumlar karşısında çözümler üreterek bunları “iktidar vaadleri” olarak bir yerlere not ediyor. Kimseye “Şöyle şöyle yapın” demiyor; dese de kimsenin kulak asmayacağını herkes gibi o da biliyor. Sadece, “Üzerimde vebal kalmasın” kabilinden, “Ben iktidara gelince şunu şunu yapacağım” diyerek insanlığa karşı bir vaadde bulunmuş oluyor. Bize de bu vaadleri duyurmak kalıyor. Bismillâh deyip başlıyoruz. Sade vatandaşımız diyor ki:

İktidara gelince ilk yapacağım işlerden biri, Aile ve saire Bakanlığının adını değiştirmek olacak. Bunun iki sebebi var:

Birincisi, mevcut isim çok uzun; kolay kolay ezberlenmiyor, ezberlense hatırda kalmıyor, kalsa bile bir müddet sonra o da değiştiği için ezberlemek de bir işe yaramıyor.

İkinci ve daha önemlisi: “Aile” ismi cinsiyet çağrıştırıyor. Aile dendiğinde ilk akla gelenler anne ile babadır, yani bir kadın ile bir erkektir. Çocuk dediğinizde hemen sorarlar, “Kız mı, erkek mi?” diye. Daireyi genişlettiğiniz zaman akla gelen anneanne, babaanne, hala, teyze, amca, dayı gibi isimler de hep cinsiyet ifade eden isimler olduğu için, İstanbul Sözleşmesine göre bunların tümünün birden kökünü kazımamız gerekiyor.

Bu mülâhazalar ışığında Aile Bakanlığına “Toplumsal Cinsiyet Bakanlığı” adını versek ne olur?

Herşeyden önce, bütün kanunlarımızın ve hattâ Anayasamızın üzerinde güç sahibi olan İstanbul Sözleşmesinin ruhunu bu isimde yansıtmış oluruz. Çünkü bu isim erkek ve kadınlarla birlikte âlemin cümle sapıklıklarını da tam bir eşitlik içinde bağrına bastığı için, hiç kimse bunun haricinde kalmamış olur. Ayrıca, Bakanlığın şu andaki bütün faaliyetleri “toplumsal cinsiyet eşitliği” hedefine odaklanmış bulunduğu için, gerek kadro, gerekse plan ve program açısından da çok büyük bir külfet içine girmiş olmayız. Hattâ, aramızda kalsın, mevcut Bakanımızı benim iktidarımda da aynen yerinde bırakmak bile aklımdan geçmiyor değil. Toplumsal cinsiyet derslerini askerî kışlalara sokacak kadar bu dâvâyı benimseyecek ve bu uğurda canla başla çalışacak kaç kişi bulabilirsiniz inanç ve geleneklerine bağlı bir toplumda?

***

Sade Vatandaşın bundan önceki vaadi:

Sade Vatandaş “Milletvekilliğini kaldıracağım” diyor

Kışlada toplumsal cinsiyet eğitimi

Bedelli askerlik yapacak olan yarım milyonun üzerinde er, feminist endoktrinasyona tâbi tutulacak.

Erlere, 21 günlük mecburî eğitimleri sırasında, “kadına yönelik şiddetle mücadele” adı altında, İstanbul Sözleşmesinin getirdiği “toplumsal cinsiyet eşitliği” eğitimi verilecek.

Bütün bedelli celplerinde uygulanacak olan mecburî eğitim, kışlalarda verilecek.

Bu konuda Millî Savunma Bakanlığı ile güçlü bir şekilde anlaşmaya varıldığını açıklayan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk şöyle dedi:

“Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da belirttiği üzere, kadına ve çocuklara yönelik saldırılar insanlık suçudur. Bu nedenle, kadına karşı şiddetle mücadele kapsamında geniş bir yelpazede çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Farkındalık artırma faaliyetleri çerçevesinde Milli Savunma Bakanlığı ile de güçlü bir işbirliği gerçekleştiriyoruz. Bu kapsamda, 21 günlük temel askerlik eğitimi alacak 500 binin üzerinde ere ‘Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Semineri’ verilmesi konusunda mutabakata vardık.”

Bilindiği gibi, “kadına yönelik şiddetle mücadele” etiketi altında yoğun bir şekilde yürütülmekte olan faaliyetler, Avrupa Konseyi tarafından bize sunulan İstanbul Sözleşmesinin getirdiği “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Bütün kanunları bağlayıcı özelliği bulunan ve Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyen İstanbul Sözleşmesi, “kadınlar ve erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak” amacını güdüyor.

İstanbul Sözleşmesi ve “kadına yönelik şiddeti önleme” adı altında topluma benimsetilmeye çalışılan “toplumsal cinsiyet” kavramı hakkında bilgi için bkz. https://yazarumit.com/bir-guncelleme-oykusu-2/

Ali Fuat Başgil’in Diyanet İşleri Başkanlığı kanun tasarısı

DİYANET İŞLERİ TEŞKİLAT KANUNU TASARISI
BİRİNCİ KISIM
UMUMİ HÜKÜMLER
Madde 1– Diyanet işleri teşkilatı ilmi, idari ve mali muhtariyeti haiz hükmi bir şahıs olup, bu kanunda gösterilen uzuvlar marifetiyle temsil olunur.
İslâm dininin ibadetleri ve İslâmi talim ve terbiye ile ilgili bütün teşkilat ve müesseseler Diyanet İşleri Reisliğine bağlıdır.
Diyanet İşleri Reisliğinin merkez teşkilatı İstanbul’da bulunur.
Madde 2– Diyanet İşleri Reisliğiyle ona bağlı teşkilat ve müesseselerde vazife görenler, siyasi partilere giremez, siyasetle uğraşmaz ve hükümet işlerine karışmaz.
Madde 3– Diyanet İşleri Teşkilâtı kendi gelir ve gider bütçesini, bu kanunda gösterilen ilgili uzuvlar marifetiyle kendisi tanzim ve kabul eder.
Diyanet İşleri Teşkilâtı bütçesinin gelirleri, eskiden beri mevcut dini vakıflarla yeniden yapılan bağışlar, para yardımları ve dini tesislerdir. Diyanet İşleri Teşkilatı bütçesinin giderleri, maaş, inşaa, tamir, tesis, te’lif ve tercüme, talim ve terbiye gibi dini hizmetler karşılığı masraflardır.
Madde 4– Vakıflar Umum Müdürlüğü, bütün teşkilâtı ve müesseseleriyle ve bütün varı, geliri ve gideri ile, bu kanunun neşri tarihinden itibaren Diyanet İşleri Reisliğine bağlanmıştır.
Madde 5– Diyanet İşleri Reisliğine bağlı teşkilât ve müesseselerde dini vazife görenler, bu sıfatla ve vazifeleri itibariyle Diyanet İşleri Reisliğinin emrindedir. Bu kimseler kanunların devlet memurlarına tanıdığı himaye ve imtiyazlardan istifade ederler ve devlet memurları maaş ve ücret baremine muvazi bir şekilde, Diyanet Reisliğince, tanzim olunacak bir barem üzerinden maaş ve ücret alırlar.
Madde 6– Diyanet İşleri Reisliğine bağlı teşkilât ve müesseselerde vazife görenlerin tayin ve terfileri ile, vazifelerine son verilmesi ve Diyanet İşleri Reisliği emrine alınması, emekliye ayrılması ve emeklilik maaşı keyfiyetleri, bu hususlarda devlet memurları hakkında tatbik olunan kanun hükümleri esas tutularak, Diyanet İşleri Reisliğince tesbit olunur.
İKİNCİ KISIM
I. FASIL
DİYANET İŞLERİ TEŞKİLÂTI
Merkez Teşkilâtı
Madde 7– Diyanet İşleri Merkez Teşkilâtı: Reislik, Diyanet Şûrası, Başmüşavirlik, Yüksek Müşavere Hey’eti, Başmüfettişlik, Varidat ve Evkaf, Tedris ve Neşriyat, İmar, Muhasebe ve Zat İşleri Müdürlükleriyle Hukuk Müşavirliği ve İnzibat Meclisini ihtiva eder.
Reis
Madde 8– Diyanet İşleri Reisi, İslâm Enstitüsü müderrislerinden, Medresetü’l-Mütehassisin mezunları ile icazetli veya enstitü mezunu müftülerden. Dersiam payesini haiz, veya İslâm ilimlerine vukufu eserleriyle sabit, itikad ve amelce diyanete bağlılığı ile maruf kimseler arasından Diyanet Şûrası tarafından, gizli rey ve mutlak ekseriyetle beş sene için (yahut yaşadığı müddetçe) seçilir. Birinci seçimde mutlak ekseriyet hâsıl olmazsa, tekrar yapılacak seçimde izafi ekseriyetle iktifa edilir. Müddeti biten reis, tekrar seçilebilir.
Madde 9– Reis seçimi Eylül ayı içinde yapılır. Ölüm veya istifa halinde, yeni reis seçimine kadar reislik vazifesi Başmüşavir tarafından görülür.
Diyanet Şûrası
Madde 10– Diyanet Şûrası, İslâm İlahiyat Enstitüsü Müderrisleri ile, Medreset’ül Mütehassisin mezunlarından, icazetli veya enstitü mezunu vilayet müftülerinden, dersiam payesini haiz veya İslâm İlimlerine vukufu, eserleriyle sabit, itikad ve amelce diyanete bağlılığı ile mâruf kimseler arasından, yüksek müşavere heyetinin teklifi üzerine. Diyanet İşleri Reisliğince seçilip davet edilenlerden teşekkül eder.
Yüksek Müşavere Hey’eti ve İslâm Enstitüsü reisi ve muavinleri ile Diyanet İşleri müşavir, müfettiş ve müdürleri, şûrası’nın tabiî âzası sayılır.
Madde 11– Diyanet Şûrası her beş senede bir Eylül ayı içinde toplanır. Ve Diyanet İşleri Reisi seçimi var ise, bunu takip eden günün ertesi günü, müzakereye başlar.
Şûra gündemi, yüksek müşavere hey’etince tesbit olunarak toplantıdan en az iki ay evvel reislikçe şûra azasına bildirilir.
Şûra riyaset divanı, seçilecek bir reis ve bir reis vekili ile üç aza ve iki kâtipten teşekkül eder. Şûraca, ekseriyetle karar verildiği takdirde, gündemde tadil ve ilâve yapılabilir. Şûra kararlarının icrasına Diyanet İşleri Reisi memurdur.
Baş Müşavir
Madde 12– Başmüşavir, Diyanet İşleri reisinin baş yardımcısı ve yüksek müşavere hey’etinin reisidir.
Başmüşavir, bütün kolları ile, tek meclis halinde toplanan, yüksek müşavere hey’etince gizli rey ve izafî ekseriyetle seçilip gösterilen üç namzet arasından birini tercih suretiyle Diyanet Reisliğince tayin olunur.
Yüksek Müşavere Heyeti
Madde 13– Müşavere hey’eti, Diyanet İşleriyle teşkilât ve müesseselerinin tanzim ve idaresinde Diyanet işleri Reisinin yardımcısı olup, reislikçe havale olunan hususlar hakkında istişari kararlar verir. Bu kararlar Diyanet İşleri Reisinin tasdiki ile kesinleşir.
Müşavere hey’eti “Talim ve Terbiye”, “plan, program ve talimat”, “te’lif, tetkik. ve tercüme” olmak üzere beşer kişilik üç kola ayrılır. Her kolun reis ve kâtibi ile, iş sahası, Diyanet Reisliğince tayin ve tespit olunur.
Madde 14– İlk yüksek müşavere hey’etini teşkil eden âzâ. Diyanet İşleri Reisi tarafından re’sen seçilip tayin olunur. İleride münhal vukuunda her kol tek meclis halinde toplanarak, alâkalı kolca gösterilen namzetler arasından, gizli rey ve ekseriyet usûlü ile âza seçerek Diyanet İşleri Reisliğinin tasdikine sunar.
Baş Müfettiş
Madde 15– Baş müfettiş, diyanet teşkilat müesseselerinin idari ve mali işleri ile tedris faaliyetlerinde teftiş ve murakabeyi temin eder. Baş müfettişliğe bağlı lüzumu kadar diyanet, ders ve idare ve evkaf müfettişi bulunur. Diyanet müfettişlikleri, imam, hatip, vaiz ve müftü gibi vazife görenlerden Türkiye Cumhuriyeti kanun ve nizamlarına, din, edep ve ahlâkına ve diyanet teşkilâtının kanun, nizam, talimat ve tebligatına riayet derecelerini, ders müfettişleri, reisliğe bağlı tedris faaliyetlerini; idare ve evkaf müfettişleri ise, teşkilatın mali ve idare kısımları ile vakıflar idaresini teftiş ve murakabe eder.
Madde 16– Müfettişler baş müfettişin inhası üzerine, baş müfettiş de, tek meclis halinde toplanan yüksek müşavere hey’etince gösterilen namzetler arasından birini tercih etmek suretiyle. Diyanet İşleri Reisi tarafından tayin olur.
Daire Müdürleri ve Hukuk Müşaviri
Madde 17– Varidat ve evkaf, tedris ve neşriyat müdürleri ile hukuk müşaviri, imar, muhasebe ve zat işleri müdürleri tek meclis halinde toplanan yüksek müşavere hey’etince gösterilen namzetler arasından birinin tercih edilmesi suretiyle Diyanet İşleri Reisi tarafından tayin olunur.
Hukuk müşaviri ile, yukarıda adı geçen daire müdürlerinden herbirinin vazife, salâhiyet ve mes’uliyetieri ayrı bir iç nizamname ile tesbit olunur.
Diyanet İşleri İnzibat Meclisi
Madde 18– Diyanet İşleri İnzibat Meclisi, Başmüfettişin reisliği altında, Hukuk Müşaviri ve Zat İşleri Müdürü ile yüksek müşavere hey’etinden, altı ayda bir nöbetleşe değişmek üzere, üç azadan ve işin mahiyetine göre, alâkalı daire müdür veya vekilinden teşekkül eder.
Madde 19– İnzibat Meclisi, diyanet teşkilat ve müesseselerinde vazife görenlerin kanuna, usûl ve talimata uymayan hareketlerinden dolayı haklarında inzibati cezalar vermeye salahiyetlidirler. İmam, vaiz ve müftü gibi dini bir vazife görenlerin din, itikad ve ameline, edep ve ahlâkına; Diyanet reisliği emir ve tebliğlerine uymadığı iddia olunan hareketleri hakkında inzibat meclisi evvel emirde yüksek müşavere hey’etinin alâkalı kolundan mütalâa sorar. Diyanet İşleri, inzibat meclisinin vermeye selahiyetli olduğu cezaların nevi ve dereceleri ile neticeleri, ayrı bir iç nizamname ile gösterilecektir.
Diyanet İşleri Bütçesi
Madde 20– Diyanet İşleri Teşkilâtı Bütçesi, Varidat ve Evkaf Müdürlüğünce hazırlanır. Ve yüksek müşavere hey’etince müzakere edilip kabul olunur.
Her daire müdürü, kendi dairesi bütçesini hazırlayıp Varidat ve Evkaf Müdürlüğüne tevdi eder. Bu müdürlük de kendi bütçesini hazırladıktan ve heyeti-i umumiyesi üzerinde incelemeler yaptıktan sonra, yüksek müşavere hey’eti reisliğine gönderir. Her daire müdürü, dairesi bütçesinin müzakeresinde kendisi veya vekili hazır bulunur. Müşavere hey’etince kabul olunan bütçe, Diyanet İşleri Reisinin tasdiki ile kesinleşir.
II. FASIL
VİLÂYET ve KAZA TEŞKİLÂTI
Madde 21– Vilâyetlerde ve mümkün olan kazalarda; diyanet işleri başında müftü, diyanet meclisi, diyanet işleri meclisi, inzibat meclisi ve ayrıca vilâyet merkezlerinde bir müftü müşaviri bulunur.
Vilâyet Müftüsü
Madde 22– Vilâyet müftüsü, vilâyette Diyanet İşleri Reisinin mümessili ve bu sıfatla vilâyetin diyanet teşkilat ve müesseselerinin başı ve kaza müftülerinin ilk merciidir. Vilâyet ve kaza müftüleri, ileride İslâm Enstitüsü mensuplarından seçilmek üzere, şimdilik mevcut ve müteamel usûle göre tayin olunurlar.
Müftü Müşaviri
Madde 23– Müftü müşaviri, müftünün yardımcısı olup onun inhası üzerine veya, icabında, re’sen Diyanet Reisliğince tayin olunur. Müşavir, müftü tarafından verilen işleri görür ve mazereti halinde müftüye vekâlet eder. Vilâyet müftülüklerinde lüzuma göre kâtip ve memur bulunur.
Diyanet Meclisi
Madde 24– Diyanet meclisi, vilâyet ve kaza merkezlerinde, nahiye ve köylerde vazife gören müderris, vaiz, hatip ve imamlar arasından ve tarafından, üç sene için seçilen; lüzumu kadar azadan teşekkül eder. Meclis, mutad üzere, her ayın ilk cuma günü Müftülükte, müftü veya vekilinin reisliğinde toplanır. Azadan biri, meclisin kâtiplik vazifesini görür.
Diyanet meclisi, müftü tarafından vaz’olunan mes’elelerle, mahalli bilûmum diyanet işleri ve ihtiyaçları hakkında müzakere edip karar verir. Meclisçe verilen kararlardan, Diyanet Reisliğinden istizâne muhtaç olmayanları, müftülüklerce icra olunur. Ne gibi kararların istizana muhtaç olduğu, Diyanet Reisliğince tesbit olunur.
Diyanet Meclisi ile aşağıdaki maddede gösterilen Diyanet İşleri İdare Meclisinin senelik faaliyetleri, kararları ve bunlardan icra olunanları her sene kaza müftülüklerince de umumi bir rapor halinde Diyanet İşleri Reisliğine bildirilir.
Diyanet İşleri İdare Meclisi
Madde 25– Vilâyetlerde ve mümkün olan kazalarda bir Diyanet İdare Meclisi kurulur. Meclis, mahalli ihtiyaç ve imkâna göre, lüzumu kadar, dini gayret sahibi hayırsever âza ve murakıptan teşekkül eder. Ve üç senede bir nisbetinde yenilenir. Müddeti biten âza ve murakıplar, yeniden seçilebilir. Meclis, kendi âzasından birini reisliğe, birini kâtipliğe, birini de muhasip ve mutemetliğe seçer. İdare meclisi seçiminden bir hafta evvel, müftülükte toplanarak üç senelik faaliyet ve hesap raporlarını tanzim edip müftüye tevdi eder. Muhasebe ve vezne durumu murakıplarca tetkik edilir.
İdare Meclisi Seçimi
Madde 26– Diyanet İşleri İdare Meclisi seçimi, Ramazan ayınm son Cuma namazını müteakip bir cami veya mescidde, yahut müftülükte yapılır.
Müftü veya vekili, müddeti biten meclisçe yapılan ve daha yapılacak işler hakkında beyanda bulunduktan, umumî rapor okunduktan ve murakıplarca muhasebe ve vezne durumu izah olunduktan sonra, seçime geçilir.
Madde 27– İdare meclisi seçimi, hamiyet ve dini gayret sahibi müslümanları, vakitlerinden bir kısmını hayır işleme yolunda kullanmaya davet mânasınadır. Seçim işleri bu nokta gözönünde tutularak Diyanet Reisliğince hazırlanacak bir seçim talimatıyla tanzim olunur.
İdare Meclîsinin Vazifeleri
Madde 28– Diyanet İşleri Meclisinin, vilâyet ve kaza müslümanlar cemiyetinin idare uzvu mahiyetinde olup, onu temsil eder. Bu mahalli halkın dini ihtiyaçlarını maddi bakımdan temine çalışmak; dini hayratın iyi bakımına ve temiz tutumuna nezaret etmek; tesis, para yardımı ve bağışları teşvik etmek suretiyle dini hayrat ve müesseselerin imar ve ihyasına gayret etmek; yetim, fakir ve kimsesiz çocukları bayram hediyeleri ile sevindirmek hizmetleridir.
Madde 29– Diyanet İşleri İdare Meclisi, her sene Ramazandan bir hafta evvel, müftülükte, müftü veya vekilinin reisliği altında, Diyanet meclisi azaları ile birlikte müşterek bir toplantı yapar. Bu toplantıda, geçen senenin faaliyetleri ve eksik kalan işleri görüşüldükten sonra gelecek seneye ait işler ile diyanet ihtiyaçları müzakere edilip kararlaştırılır.
Gelirler
Madde 30– Vilâyet, kaza, nahiye ve köylerde, vakıflar ve tesisler şümulüne girmeyen diyanet ihtiyaçları, bağış, para yardımı, kurban derisi satımı ve sadaka gibi gelirlerle temine çalışır.
Yardım Kutuları
Madde 31– Diyanet İşleri Teşkilât ve müesseselerine mensup olanlar ile, dini hayrat hademesinin ve diğer kimselerin mabet içinde sadaka, zekât ve fitre istemesine ve toplamasına müsaade edilmez.
Bu gibi dini borçların ifasını kolaylaştırmak üzere; cami ve mescidlerde para atmaya mahsus lüzumu kadar yardım kutuları bulundurulur.
Yardım kutuları her hafta Cuma namazından sonra, Diyanet İdare Meclisince kararlaştırılacak usûl dairesinde açılarak muhteviyatı sayılıp, cami veya mescidin yardım defterine kaydedildikten sonra, Diyanet İdare Meclisi sandığına, makbuz mukabilinde yatırılır.
Yardım Hasılatı
Madde 32– Yardım kutuları ve umumiyetle para yardımları ve bağışlar hasılatı, Ramazan ve Kurban Bayramlarının ilk günlerinde aşağıdaki tertip üzere hisselere ayrılır; Diyanet İşleri Reisliğince tesbit edilecek miktarı aşan hasılatın, bu miktardan fazlasının yüzde 15’i muhtaç vilâyetlerin müslüman fakirlerine ve diyanet mensuplarına yardım hissesi olarak Diyanet Reisliği emrine verilir. Mütebaki hasılatın yüzde 25’ini âni ihtiyaçları karşılamak üzere, ihtiyaç akçesi olarak, Diyanet İdare Meclisi sandığında bırakılır. Geride kalan hasılat, Diyanet Meclisince kararlaştırılacak usûl ve nisbet dairesinde müstehliklerine dağıtılır.
İnzibat Meclisi
Madde 33– Vilâyet ve kazada müftü veya vekilinin reisliği altında, bir inzibat meclisi kurulur. Vilâyet ve kaza İnzibat meclislerinin vazife ve salâhiyetleri İle teşekkül suretleri, Diyanet Reisliğine bir talimat ile tesbit olunur.
ÜÇÜNCÜ KISIM
DİNİ TALİM VE TERBİYE
I. FASIL
DİYANET MEKTEPLERİ
Dini Mev’izeler ve Dersler
Madde 34– Vilâyet ve kazaların ve imkân nisbetinde nahiye ve köylerin müftülüklerce tesbit olunan, camilerinde veya müştemilâtında (Diyanet Mektepleri) açılır. Bu mekteplerde, reşid olmayan küçüklere ve büyüklere mahsus olmak üzere, ayrı ayrı gün ve saatlerde, serbest din bilgisi dersleri verilir. Dersler, İslâm Enstitüsü’nden mezun yetişinceye kadar ehliyetli din adamı olmakla mâruf kimseler tarafından okutulur.
Diyanet mekteplerinde hafız da yetiştirilir.
Madde 35– Şehir ve kasabalarda ve imkân nisbetinde, köylerde her hafta Cuma namazından evvel veya sonra, en az bir camide İslâmiyetin esas akide ve amel ahkâmına ve büyüklerinin hal ve hayatına dair mev’izeler ve din dersleri verilir.
Bu mev’ize ve dersler Ramazan’da her gün, mümkün olursa, her camide yapılır.
II. FASIL
İLAHİYAT ENSTİTÜSÜ
Madde 36– Din hadimi, hocası ve âlimi yetiştirmek üzere, İstanbul’da ve icap eden başka yerlerde Diyanet İşleri Reisliğine bağlı muhtar birer (İslâm İlimleri Enstitüsü) kurulur. Enstitünün her devresi yatılı ve meccanidir.
Madde 37– Enstitünün ilk devresi altı, orta devresi dört senesi birinci ve dört senesi ikinci olmak üzere sekiz; yüksek devresi dört ve ihtisas devresi üç senedir.
Madde 38– İlk devreye yedi yaşına basan küçükler alınır. Yetim ve kimsesizler, müftü, hatip ve imam gibi diyanet mensuplarının çocukları tercih olunur.
Bu devrede devlet ilk mekteplerine muvazi bir program tatbik olunur. Ancak, programda, üçüncü sınıftan itibaren elemanter din bilgisi dersleri yer alır.
Madde 39– Orta devre birinci ve ikinci kısımlarda devlet orta mektepleri ile lise programlarına mümkün olabildiği kadar yaklaşmak ve din bilgisi dersleri ile İslâm tarihine ve ses musikisine genişçe bir yer ayırmak üzere hususi bir program tatbik olunur.
Orta devrenin birinci kısmında eski harflerle Arapça ve Farsça yazma Öğretimine ve Garp dillerinden birinin okutulmasına başlanır.
Madde 40– Orta devrede birinci kısmı muvaffakiyetle bitirip de pekiyi veya iyi derece kazanamamış olanlar, kendileri ve velileri isterse, iki senelik “orta birinci meslek kursu”na ayrılırlar. Bu kursta imamlık, hatiplik, müezzinlik gibi dini bir vazife görecek kimselerde aranan din bilgisi ve terbiyesi temin olunur. Ses ve hafıza ölçüsü üzerinde istidat gösterenler hafız yetiştirilir. Kursu muvaffakiyetle bitirenler, derecelerine göre, ikinci sınıf imamlık, hatiplik ve müezzinlik, kasaba ve köy Diyanet mektebi ve enstitü ilk devre hocalığına veya bu derecelerdeki vazifelere tayin edilirler.
Bunlardan kursa girmek istemeyenlerle kursu muvaffakiyetle bitiremeyenlere devlet orta okul diplomasına muadil diploma verilir.
Madde 41– Orta devre birinci kısmı pekiyi ve iyi derece ile bitirenler, ikinci kısma geçerler. Bu kısım programlarında Arabi ve şer’i ilimlere, İslâm tarihiyle dinler tarihine, İslâm büyüklerinin siyer ve hal tercümelerine ve yabancı dile daha geniş bir yer verilir.
Madde 42– Orta devre ikinci kısmını muvaffakiyetle bitirip de pekiyi veya iyi derece kazanamamış olanlardan arzu edenler iki senelik “orta ikinci meslek kursuna” girerler.
Bu kursta birinci sınıf imamlık, hatiplik ve ikinci sınıf vaizlik, din dersleri hocalığı gibi vazife görenlerde aranan bilgi ve olgunluk temin olunur.
Kursu muvaffakiyetle bitirenler, derecelerine göre, yukarıda söylenen vazifelere tayin olunurlar. Kursa girmek istemeyenlerle kursu muvaffakiyetle bitiremeyenlere, devlet liseleri diplomasına muadil diploma verilir. Ve bunlardan isteyenler 40′ ıncı maddenin son fıkrasında gösterilen vazifelere tercihan tayin olunurlar.
Madde 43– Orta devre ikinci kısmı pekiyi veya iyi derece ile bitirenler, yüksek devreye geçerler.
İslâm Enstitüsü yüksek devresi, yüksek dereceli dini tahsil veren bir müessesedir. Bu devreyi muvaffakiyetle bitirenler, 43’üncü maddede gösterilen vazifelere tercihan tayin edilebilecekleri gibi, Enstitünün reis ve muavinliklerine, orta, yüksek ve ihtisas devreleri müdür, muallim ve müderrisliklerine; Diyanet İşleri teşkilatının kademelerine tayin edilebilirler.
III. FASIL
Enstitüde Disiplin ve İdare
Madde 44– Enstitünün her devresinde dini terbiye ve ahlâkın gösterdiği yoldan bir disiplin tatbik edilir. Sınıf ve devre terfilerinde, talebenin dini terbiye ve ahlâk bakımından hal ve hareketi esas tutulur.
Dini terbiye ve ahlâka aykırı hareket etmek itiyad ve istidadı gösterenlerle dini vazifeleri ifada tekâsülü itiyad edinen öğrenciler, sınıf ve devre terfi edemezler. Bu hususu temin için, ilk devreden başlamak üzere, enstitünün her devresinde her talebeye mahsus bir “Hal ve hareket fişi” tutulur. İmtihanlardan evvel, devre müdür ve hocaları toplanarak hal ve hareket fişlerine nazaran her talebenin durumunu tesbit ederler. Bilgi bakımından olduğu gibi, hal ve hareket bakımından da iki sene sınıfta kalan talebenin kaydı silinir.
Enstitünün her devresine mahsus olarak bir disiplin talimatı yapılır.
Madde 45– Enstitü talebesine, İslâmi an’aneye uygun olarak, devrelere göre, kabul edilecek şekilde elbise giydirilir. Talebe, Enstitü İçinde ve dışında devresine mahsus olan elbiseyi giymeye mecburdur.
Madde 46– Enstitünün başında Diyanet İşleri Reisliği tarafından tayin edilen bir enstitü reisi ve bir reis muavini bulunur. Devreler, yine Diyanet Reisliğince tayin edilen birer müdür ve muavinle idare olunur. Enstitünün kalem ve muhasebesinde lüzumu kadar kâtip ve memur çalıştırılır.
Devrelerin ders programları ve imtihan talimatnameleri enstitü meclisince tanzim edilerek Maarif Vekâletinin mütalâası alındıktan sonra, Diyanet Reisliğince tasdik olunur.
Madde 47– Enstitü meclisi, Enstitü reisinin başkanlığında yüksek ve ihtisas devreleri öğretmen ve müderrislerinden teşekkül eden Meclisin vazife salâhiyetleri bir talimat ile tesbit olunur. İslâm Enstitüsü’nde vazife alacak kimselerde itikad ve amelce diyanete bağlılık esastır.
DÖRDÜNCÜ KISIM
ÇEŞİTLİ MESELELER
Madde 48– Diyanet teşkilat ve müesseselerinde dini vazife gören kimseler, mâbed içinde ve vazife başında giydikleri elbiseden başka, dışarda; İslâmi an’aneye ve sağlık kaideleri ile göz zevkine uygun olarak kabul edilecek şekilde elbise giyerler. İlmiye kıyafet ve elbisesi ile kahve, gazino, sinema ve tiyatro gibi eğlence yerlerine girilmez.
Madde 49– İslâm Enstitüsü, kendi mezunları ile İdare edilir bir duruma gelinceye kadar başka İslâm memleketlerinden müderrislik, öğretmenlik gibi hizmetlerde çalıştırılmak üzere, ehliyetli din âlimleri celbolunacaktır.
Bunlardan isteyenler Vekiller Heyeti karariyle hemen Türkiye tâbiiyetine geçerler.
Madde 50– İslâm Enstitüsü mezun vermeye başlayıncaya kadar, başka İslâm memleketlerinin yüksek din ilimleri okunan merkezlerine Diyanet İşleri Reisliğince talebe gönderilir. Bunlar avdetlerinde derecelerine göre, İslâm Enstitüsü’nde vazife alırlar.
Madde 51– Bu kanunun tadil veya ilgası için Büyük Millet Meclisinin tam sayısının üçte ikisi ekseriyetince karar verilmesi şarttır.
Muvakkat Maddeler
Madde 52– Evkaf teşkilâtını ve vakıflar idaresini, bu kanun hükümleri dairesinde, yeniden düzenlemek üzere, Diyanet İşleri Reisliğince, bir sene içinde, bir kanun tasarısı hazırlanacaktır.
Madde 53– Bu kanunda derpiş edilen teşkilat ve müesseseleri kurup İşler bir hale getirmek üzere, devletçe Diyanet İşleri Reisliğince bir defaya mahsus olarak lüzumu kadar para verilecektir.
Madde 54– İlk Diyanet Şûrası bu kanunun neşrini takip eden üçüncü senenin Eylülünde toplanır ve İlk Diyanet İşleri Reisi seçimine kadar Reislik vazife ve salâhiyetleri bu kanunun neşri tarihinde reis bulunan zat tarafından ifa olunur.