Malûm cemaatin hangi tür işlerle meşgul olduğu iyice açığa çıkıncaya kadar, bir derece cemaat tabanını mâsum gösteren bir telâkki vardı.

“Cemaatin büyük kısmı mâsum” deniyordu.

Onlar iyi niyetle cemaate intisap etmişlerdi, kendi çaplarında bir hizmet yapmaya çalışıyorlardı, yukarıda dönen işlerden de haberleri yoktu.

Gerçi bu telâkki de o insanları sorumluluktan kurtarmak için bir gerekçe teşkil etmekten çok uzaktı. Çünkü tahkik etmek ve tavan hakkında ayyûka çıkmış olan iddiaların doğruluğunu araştırmak, verdikleri paraların nerelerde harcandığını soruşturmak imkânı ellerinde vardı ve hiç kimse onları bu haklarını kullanmaktan alıkoymak hakkına sahip değildi.

Eğer yukarıda olup bitenler onların emrine uyan tabanı sorumlu kılmıyor idiyse, Âd kavminin yahut Firavun kavminin ne günahı vardı? Oysa Kur’ân onları, kendilerine hükmedenlere uymakla suçluyor ve aldatılmış olmalarını hiçbir şekilde bir mazeret olarak görmüyor:

 İşte bu Âd kavmi idi ki, Rablerinin âyetlerini inkâr eder, Onun peygamberlerine karşı gelir ve herbir inatçı zorbanın emrine uyarlardı.

Hûd, 11:59

 

Musa’yı Firavun’a ve kavminin ileri gelenlerine göndermiştik; ama onlar Firavun’un emrine uydular. Oysa Firavun’un emri kimseyi doğru yola çıkarmıyordu.

Hûd, 11:97

Şimdi ise, herşey bütün açıklığıyla ortaya çıkmış ve cemaat tavanının hangi işlerle meşgul olduğu, kimlerle beraber bulunduğu, kimlerin hesabına hareket ettiği, kimlerin aleyhine çalıştığı, hangi gayrı meşrulukların altına imza attığı, hangi örgütlü suçları cansiparane savunduğu ortaya çıkmıştır.

Gerçi cemaat medyası bu gerçekleri tamamen tersyüz ederek üzerlerindeki suçu bütünüyle hasımlarına yüklemekte öylesine bir pişkinlik gösteriyor ki, sadece bu yayınları takip eden bir kimse için bütün bunların yalandan ibaret olabileceğine ihtimal vermek gerçekten güçleşiyor.

Fakat bu da cemaatin tabanı için bir mazeret teşkil edemez.

Çünkü başka haber kaynaklarına ulaşmak ve iddiaların doğruluğunu tahkik etmek imkânı herkesin elinde vardır. Bu imkânı kullanmayanların “Biz aldatılmışız” mazeretine sığınmaya hiçbir şekilde hakları yoktur ve olmayacaktır. Onun için, bundan birkaç sene öncesine kadar cemaatin tabanını aldanmakta mazur görmek – farazâ – mümkün olsa bile, gelinen bu noktada bir cebir sonucu olmaksızın hâlâ bu topluluk içinde bulunan ve onların işlediklerini tasvip eden, destekleyen ve savunan kimseleri masum görmenin hiçbir şekilde imkânı yoktur.

Yine de bu konuda içinde bir tereddüt taşıyanlar varsa, sanırız, Bediüzzaman’ın şu sözleri onların her türlü tereddüdünü bütünüyle giderecektir:

Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.

Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum.

Öyleyse her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalpte saklayınız. Bakır çıktıysa çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. . . . Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil.

1 YORUM

  1. Esasen herkes siyaset yapıyor. “Bu kadar da olmaz” gibi tenkitlerin peşinen önü kesilmek isteniyor. Bugüne kadar -sayıları çok olmasa da- ayrılanlar ayrıldı. Bundan böyle bu topluluk hedef alınırken alt tabakayı istisnâ tutmaya gerek yok. Zaten bunların sayıları da pek fazla değildi. Zenginler, zekiler ve devletin köşe başları üzerine oturtulan Yahûdî stratejisi ile dev-âsâ bir görüntü vererek etrafa korku ve ürkeklik salan bu topluluğun kağıttan bir kaplan olduğu 30 Mart ve 10 Ağustos 2014’te anlaşıldı. 14 Aralık 2014 operasyonunda ise bülbül gibi şakıyarak çete reisini ele verdiler. Bakmayın siz bunların bağırıp çağırarak kendilerini maşa olarak kullananlara mesaj vermelerine. Bu çığırtkanlık mezarlıkta şarkı söylemek gibi bir şey. Sihir bozuldu ve bu ümmetin malı, canı, zekâtı, kurbanı, namazı, orucu, kelime-i tevhid ve şehâdeti kurtuldu. Böyle bir kumpas için bir 50 sene daha lazım. Onu da gelecek nesiller düşünsün. Bizim de onlara enkaz devretmeme gibi bir vazîfemiz olduğu unutulmamalıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here