Zaman gazetesi ve yazarlarının Peygamberimize hakaret edenlerin “hakkını” savunması, daha doğrusu savunma cür’etini kendilerinde bulması, iki gerçeği açıkça ortaya koydu:

  1. İslâm şeâirinden taviz vermeye ve dinin açıkça koyduğu sınırları zorlamaya başladıktan sonra, geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş demektir. “Füruat” münasebetsizliğiyle başlayan ve birkaç sene sonra İslâm topraklarında İsrail mandasını savunmaya kadar uzanan bir çizgi, sonunda işte böyle gelir, Allah düşmanlarının Kâinat Efendisine hakaret etme “hakkını” savunmaya kadar varır. Bunu da, taraftarlarına, “Acaba böyle birşeyi savunursam bende imandan eser kalır mı?” şeklinde bir endişeyi hatırlarına bile getirmeden yaptırır.
  2. Beterin beteri vardır. Eğer suçüstü yakalanıp da içyüzleri açığa çıkmış olmasaydı, bu topluluğa toplumun önemli bir kesimi yine sempatiyle bakmaya devam edecek, bunlardan da hiç değilse bir kısmı, “Yapıyorlarsa bir hikmeti vardır” diyerek bu şenâeti de hoşgörecekti. Bunların şu meseledeki savunmalarına bakmak dahi, milletimizin nasıl bir tehlikenin eşiğinden dönmüş olduğunu göstermeye kâfidir.

Bu arada, hâlâ cemaate sempatiyle bakanlar veya cemaatin içinde kalmaya niyetli olanlar varsa, onlar da bir daha düşünsünler:

Müştebih ağaçları gösteren semereleridir”; bu cemaat de böyle zındıkların gönüllü avukatlığını marifet sayan şaşkınları meyve vermiştir. Bir buçuk sene asılsız iftiralarla hapislerde çürütülen Tahşiyeci Müslümanların hukukuna sinek kadar değer vermeyip de Allah ve Peygamber düşmanı zındıkların hıyanetlerini hak olarak gören ve Müslümanları bırakıp onların yardımına koşuşan bir topluluk ile bir Müslümanın ne işi olabilir?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here