Aşağıdaki yazı, ’99 depreminden sonra, Ümran dergisinin Kasım 1999 sayısında yayınlanmıştı. Aradan geçen yirmi yıldan sonra tekrar böyle bir yazının tekrar yayınlanmasına ihtiyaç kalmamış olmasını dilerdik. Ne yazık ki, dünyaya bakışımız o günden bu yana gelişmeden ziyade ecnebîleşme yönünde değişim gösterdiği için, bugünkü durumu ele almadan önce, bakış açımızı doğrultmak için söz konusu yazıyı bir kere daha hatırlatmak ihtiyacını hissettik. Günümüz için ayrıca söyleyeceklerimiz de var; onlar da Allah nasip ederse arkadan gelecek ikinci bir yazıda.

ÜMİT ŞİMŞEK

Az bilmek, çok anlamak: işte en büyük ihtiyacımız.
James Ramsey Ullman

Ağustos depreminden sonra yerkabuğu ve hareketleri ile ilgili son derece yoğun bir bilgi bombardımanına tutulduk. Saatlerimiz, günlerimiz, gecelerimiz, uzmanları dinlemekle geçti. Onlar bize pek çok şey anlattılar. Ama biz sadece üç basit soruya cevap arıyorduk: Yeni bir deprem olacak mı? Ne zaman? Nerede?

İki aylık yoğun bilgi bombardımanından sonra vardığımız neticeyi özetleyecek olursak:

Her an her yerde herşey olabilir veya olmayabilir. Yahut hiçbir zaman hiçbir yerde hiçbir şey olmayabilir — veya olabilir. Yahut, bu iki ihtimalin ortasında, herhangi bir anda, herhangi bir yerde, herhangi birşey olabilir de, olmayabilir de.

Bu kadarını zaten depremden önce de biliyorduk. Fark eden, sadece, fert başına düşen dehşet miktarı oldu.

Şimdi her zamankinden fazla korkuyoruz. Her an herşeyden korkuyoruz. Yerkabuğundan korkuyoruz. Fay hattından korkuyoruz. Binalardan korkuyoruz. Enkaz altında kalmaktan korkuyoruz. Karadan korkuyoruz. Denizden korkuyoruz. Balıklardan korkuyoruz. Köpeklerin ulumasından korkuyoruz. Kuşların uçuşundan korkuyoruz. Sisten korkuyoruz. Sıcaktan korkuyoruz. Karanlıktan korkuyoruz. Dünyadan korkuyoruz. Yaşamaktan korkuyoruz. Ölmekten korkuyoruz. Terk-i diyar etmeye niyetlenmişken başka yerlerden gelen deprem haberleriyle, kaçacak yer bulamamaktan korkuyoruz.

Cehalet birikimi

Gerçi bilgimiz arttı. Yerkabuğu ve hareketleri hakkında pek çok şey öğrendik. Herbirimizin bilgi dağarcığında en az 50 saatlik bir jeofizik eğitimi var. Ama öğrendikçe ürktük. Öğrendikçe korktuk. Öğrendikçe dehşete düştük. Bilgi, hiçbir zaman böylesine terör estirmemişti kimsenin hayatında.

Oysa problem bilginin fazlalığında değil, tam tersine, eksikliğinde yatıyor. Ve bu gidişle başımıza gelenler hakkındaki bilgimiz, ne kadar artarsa artsın, eksikliğini korumaya devam edecek. Çünkü işin başından beri, haberin içermesi gereken en önemli unsuru, yani, “Kim?” sorusunun cevabını, bizi bilgilendirenlerden hiçbirisi vermiyor. Çizilen tabloda başıboşluk, gayesizlik, düzensizlik hakim. Faylar kırılıyor, kıt’alar kayıyor, tabakalar sürtünüyor, zemin oynuyor, deniz kayıyor, toprak göçüyor, yer yarılıyor… Niçin bütün bunlar? Bilen yok. Kim yapıyor? Sorulmaz bile. Herşeyin birtakım esrarengiz kanunlara göre, kendi kendine cereyan edip gittiği varsayılır.

Bu, bizim alışık olduğumuz, Batı usulü bilgi edinme şeklidir. Bu usulde fail sorulmaz, hikmet aranmaz. Henry Adams’ın deyimiyle, “işlenmemiş bilgiler halinde cehalet biriktiririz” yıllar boyunca; bunun adına da “eğitim” deriz. Günlük hayatın kargaşası içinde bu cehalet birikimi herhangi bir rahatsızlığını bize hissettirmeyebilir. Fakat insan bu dünya üzerinde ne aradığını düşünmeye başladığında, bunalımla karşı karşıyadır. Bazan perde kapanır gibi olur. Ecel, tıpkı bugün yaşadığımız gibi, gerçekliğini ve her an başa gelecek gibi olduğunu, bütün çıplaklığıyla hissettiriverir. İşte o an, kuru bilginin ötesinde birşeylere olan ihtiyacın en şiddetle yaşandığı andır. Eğer Batı usulü eğitimin bütün ihtiyaçlarımızı karşıladığı iddiasında samimî olan varsa, ölümü ortadan kaldırsın ve yerin ve göğün fiziksel şartlarını bize dost haline getirsin, bize ağız tadıyla bir hayat garantisi versin!

Kâinat ve biz

Garanti ne gezer? Yerin altı ve üstü, gökler ve içindekiler, insana oranla çok büyüktür, çok güçlüdür ve bunlardan hiçbirisi “Aramızda insan var” demez. 7-8 büyüklüğündeki depremler ise, evrensel boyutlarda ele alındığında, varlığı bile hissedilmeyecek kadar küçük bir olaydır, hattâ “olay” bile değildir. Sözgelişi, 4-5 kilometre çapında bir asteroidin gezegenimize çarpması, dünya nüfusunun yarısını silmeye yetecek bir küçücük kaza teşkil edebilir. Nitekim buna yakın kaza tehlikelerini, Dünyamız, yakın tarihte, kılpayı denecek bir şekilde, birçok defalar atlatmıştır. Çevremizde, yakın gelecekte bir tehlike teşkil edebilecek ne kadar asteroid ve göktaşı bulunduğunu kimse kesin olarak bilmiyor. Zaten Dünyanın dışına çıktığınız andan itibaren hiçbir şey hayata dost değildir. Gökkubbemizde ışıl ışıl parlayan Güneş, ılık ışıklarını, her saniye yüz milyonlarca ton hidrojen bombasının yardımıyla bize gönderiyor. Güneş yüzeyindeki prominanslar, bazan 700 bin kilometre  yüksekliğe ulaşabiliyor, yani, üst üste konmuş 50 tane Dünyayı yutacak alevler halini alabiliyor. Ve Güneş, bu haliyle, Samanyolu içindeki yüz milyarlarca yıldızdan (Dünya nüfusunun en az yüz misli) sadece bir tanesini teşkil ediyor. Bu yıldızlardan herhangi bir tanesi, ölüm ânında Güneş Sistemini yutacak kadar dehşetli bir patlamayla gökleri sarsabiliyor. Samanyolunun evren içindeki durumu da, aynen Güneşin Samanyolu içindeki durumu gibidir. Yani, yeryüzünde nefes alan her insanın eline Samanyolu gibi bir galaksi tutuşturacak olsanız, tahmin edilen kâinattaki galaksilerin belki otuzda birini, belki yüzde birini saymış olursunuz! Şimdi gelin, bu evrende insan denen varlığın yerini bulun!

Bulsanız da, insan daha göz açıp kapamadan göçer gider bu dünyadan. Çünkü bu gezegenin ömrüne oranla bütün bir insan neslinin ömrü, 24 saatin son saniyesinden ibarettir. İşte, insan neslinin bütün kavgaları, depremler ve kasırgalar, evrendeki bu küçücük yerde, 24 saatin son saniyesi içinde cereyan eder. İnsanlar kendi kendilerine sınırlar çizerler burada ve bu saniyenin fraksiyonları içinde: “Buraya kadar benim, bundan sonrası Onun” diye. Sonra da, “Benim” dedikleri yere, nasıl olduğunu anlayamadan gömülüverirler birgün ansızın. Ama evrende kimse duymaz onların ne gelişlerini, ne gidişlerini. Kocaman iddialarından da kimsenin haberi olmaz. Olsa da kimse umursamaz. Göktekilerin, yerdeki sinek vızıltılarına kulak vermekten daha büyük ve önemli işleri vardır.

Yerin altı da üstünden daha güvenli sayılmaz. Üzerinde yaşadığımız yerkabuğu, gezegenimizin büyüklüğüne nispet edildiğinde, bir elmanın kabuğu kadar incecik kalıverir. Onun altında ise kayalar erimeye başlar. Sonra erimiş madenlere dönüşür. Volkanların püskürttüğü lavlar, hepimizin ayağı altında kaynayıp duran şeyden başkası değildir. Kıt’alar, işte bu alevden deniz üzerinde yüzer. Dağlar böyle kurulur, denizler böyle açılır. Bir Sanatkârın elinde Dünyanın yüzü yoğruldukça yoğrulur. Bütün bunlar olup biterken, ara sıra insan, ayağının altında yerin kaydığını hissediverir. Bu küçücük olay, birkaç saniye içinde on binlerce hayatı söndürür. İşte, o kadar… Öylesine basit, öylesine önemsiz birşey olarak görünür insanın hayatı bize verilen bilgilerin ardında.

Bir başka açıdan evren ve biz

Oysa manzaranın bir başka açıdan daha görünüşü vardır. Ve bu manzara, çok daha gerçekçi bir bakış açısını resmeder. Çünkü ilk bakış açısında, insan hayatını açıklayamazsınız; herşey onun aleyhindedir. Hattâ hayatın lehindeki olayların bile nasıl olup da bu şekilde geliştiği, hiçbir şekilde açıklanamaz. Diğer bakış açısı ise, hiçbir şeyi eksik bırakmadan, hiçbir sorunun cevabını gizlemeden, herşeyi olduğu gibi serer insanın gözleri önüne. Ve taşlar yerine oturmaya başlar.

Yeryüzü, Onun emriyle uysal kılınmıştır. Yoksa onu dizginleyecek güç, kimsenin elinde yoktur. Lavların üzerine kayalar yerleştirilmiş, kayaların üzerine toprak serpilmiş, onun üzeri rengârenk halılarla süslenmiştir. Evet, ayağımızın altında, saniyenin parçaları içinde bizi moleküllerimize ayıracak güçte bombaların yattığı doğrudur; ama bir başka doğru da, bütün bunların sahipsiz olmadığıdır.

Gökten her an göktaşları yağar, güneş rüzgârları eser, zararlı ışınlar her yandan Dünyamıza hücum eder. Fakat korunmuş bir semâsı vardır Dünyanın. Kat kat atmosferle bu gezegeni sarıp uzayın nâmütenâhi tehlikelerinden koruyan vardır.

Güneş, bu Dünyanın tavanında asılmış bir lâmbadır. Milyarlarca yıl, gücünden birşey kaybetmeksizin Dünyamızı ısıtıp aydınlatacak şekilde düzenlenmiştir.

Yerin ve göğün sahipsiz olmadığına en büyük delil, bizim burada bu muhakemeyi yapıyor olmamızdır. Biz bu muhakemeyi yürütürken, vücudumuzun kaç milyar hücresinin kanser kontrolundan geçtiği hakkında hiçbir fikir sahibi değiliz. Olmamız da gerekmez. Çünkü bu işler hep “kendiliğinden” yürümektedir. Denizleri göğe kaldırıp arıtarak yüzlerce kilometre öteden binlerce ton suyu taşıyıp boşaltmanın nasıl bir mucize teşkil ettiğini hiç düşünmeyiz bile; çünkü herşey sessiz sadasız, “çevreye rahatsızlık vermeksizin” yürümekte ve bu hizmetten dolayı bize hiçbir fatura çıkarılmamaktadır. Uzayda bir yöne doğru saniyede 30 kilometre, bir başka yöne doğru saniyede 220 kilometre hızla uçup giden, karnı erimiş madenlerle dolu bir gezegenin üzerine taş ve toprak serip sonra bu topraktan narin bir gelinciği çıkarmak nasıl bir sanat eseridir; bunun üzerinde durmayız. Çünkü gelincikler her zaman çıkar, sessizce çıkar, her mevsim milyarlarcası yeryüzünü süsler.

Dünya niçin var? Niçin bu kadar güzel? Niçin güzellikleri bu kadar çeşitli? Bülbülün sesinde, gülün renginde, anne kuşun şefkatinde, dağların heybetinde, mazlumun duasında, zalimin cezasında, yunusun yüzüşünde, kuğunun süzülüşünde güzellikler niye bu kadar farklı? Nasıl oluyor da insan bütün bu güzelliklerin hepsini fark ediyor, hepsinden zevk alabiliyor?

… ve Kur’ân’a dönüş

Böyle soruları Batı kafası elinin tersiyle iter. O itince biz de iteriz; çağdaş olmanın bundan başka yolu yoktur. Fakat bunlar, gerçek dünyanın gerçek sorularıdır. Cevapları, bizi gerçeklerin güzelliğiyle ve rahatlığıyla karşı karşıya getirir.

O zaman, ürküntü vermeyen bir dünyaya gözümüzü açıveririz. Ayağımızın altına baktığımızda, bizim için serilmiş bir döşek görürüz. Başımızın üstünde sapasağlam korunmuş bir tavan vardır. Evimizin altını çiçekler, üstünü yıldızlar süsler. İkisinin arasında ne varsa hepsi bizimle alâkadardır; hepsinin yaratılışında bizimle ilgili bir fayda gözetilmiştir. Her neye baksak onu yapanı biliriz; onun bizimle ilgisini buluruz. Biz bu dünyada, bu uzayda, bu evrende yabancı değiliz, kendi ülkemizdeyiz.

Fakat böyle bir bakış açısını kırkından sonra kazanmak da herkes için kolay olmuyor. Onun için, İlâhî takdirden söz etmek, birilerini ayaklandırmaya yetebiliyor. Rabbine bir fay hattı kadar olsun ilim ve irade atfetmek, birilerinin nefsine herşeyden ağır gelebiliyor. Yahut yerkabuğunun Allah’tan emir alması lâikliğe aykırı telâkki edilebiliyor!

Onun için, bu bakış açısıyla mümkün olduğu kadar erken çağlarda tanışmak, en sağlıklı yol olarak gözükmektedir — daha zihinler bulanmadan, Batının karanlık gözlükleri görüşümüzü bulanıklaştırmadan.

Başka bir deyişle:

Herşeyden önce, çocuklarımıza Kur’ân’ı öğretmeliyiz. Her kitaptan önce onu okutmalı, onun mânâ hazineleriyle çocukları tanıştırmalı, onun kâinata bakış açısını onlara benimsetmeliyiz.

Sonra dönüp yine okutmalı, yine okumalıyız. Tıpkı tekrar tekrar nefes aldığımız gibi.

Yaşadıklarımızdan çıkarmamız gereken derslerden en önemlisi bu olsa gerektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here