2013 Nisan’ında Son Devir’de yayınlanmış bir yazı

ÜMİT ŞİMŞEK

Birkaç gün önce okuduğum bir yazıda, Ahmet Haşim’e ait olduğu iddia edilen şu satırlar karşıma çıktı:

“Eskiden kendimize göre bir yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan, görenekten esinlenen bir beğenimiz olduğu gibi bu yaşam biçimine göre de saatlerimiz, günlerimiz vardı. . . . Gelen yabancılar yaşamımızı bozup onu bilinmeyen bir ilkeye göre yeniden düzenlediler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir duruma getirdiler.”

Zaman pek çok şeyi değiştiriyor; ama biz görmeyeli Ahmet Haşim üstadımızın böyle beğeni’li, esin’li, yaşam’lı konuşmaya başlaması pek hayra alâmet görünmediği için, bu ifadeyi Gurabahane-i Lâklâkan’daki aslıyla karşılaşmak ihtiyacını duydum. İşte, Ahmet Haşim’in kaleminden çıktığı şekliyle, bu cümlelerin el değmemiş ve namusuna halel gelmemiş hali aynen şöyle:

“Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslûb-u hayata göre de ‘saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. . . . Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanılmaz bir hale getirdiler.”

Yabancıların saatlerimizi ve günlerimizi değiştirdiğinden şikâyet eden bu büyük şair ve edip, farzımuhal, bugün dirilip de kendi cümlelerinin kasap tezgâhlarında ne hale getirildiğini görseydi, herhalde bir kere daha ölürdü. (Kopernik’in, henüz matbaadan çıkmış olan eserini eline aldığında, yayıncının yazdığı önsözü okuduktan sonra kahrından öldüğü rivayet edilir.)

***

İnsanın aklını zorlayan sorulardan birincisi: Bir yazar, Ahmet Haşim gibi bir edebiyat devinden nakil yaparken onun ifadelerini değiştirme cesaretini nereden bulur? Hattâ böyle birşey nasıl aklının ucundan geçebilir?

Bu yazara sorulacak ikinci soru: Sizin okuyucunuz, Haşim’in cümlelerinde geçen “zevk” kelimesinin veya “üslûb-u hayat” terkibinin ne mânâya geldiğini anlamayacak kadar zekâ yoksunu mudur? (Bu soru, yazarın değiştirdiği her kelime için ayrı ayrı sorulmalı ve mâkul bir cevap alınıncaya kadar yazar her türlü yazı faaliyetinden kesinlikle alıkonulmalıdır.)

“Sadeleştirme” ameliyesi sonunda ortaya çıkan lisan garibesinin mânâya hiçbir açıklık getirmediği ne kadar gerçekse, aslından birtakım şeyleri götürdüğü de o kadar gerçektir. Haşim’in berrak bir su gibi akan selis ifadesi gitmiş, edebî bir metnin insan dimağında bıraktığı o hoş lezzet kaybolmuş; onun yerine, kumlu pilav yer gibi okunacak bir metin, edebiyat diye önümüze konmuştur. Fakat kaybolan sadece bir zevkten ibaret değildir. O zevkin bir medeniyet mahsulü olduğunu, hattâ o medeniyetin ayrılmaz bir parçası olduğunu unutmayalım.

Asıl metinde üç defa geçen “hayat” kelimesinden bizim hangi âlemlere geçiş yaptığımızı ve sonunda “Hayy” ismine vardığımızı sadeleştirmeci nereden bilsin? Bu kelimenin yerine burnumuza dayatılan “yaşam” kelimesinin bizi götürebileceği yer, olsa olsa, en iyimser tahminle “Yaşar” ismi olur. (Daha başka tahminlerin kapısını hiç aralamaya kalkmayalım!) Kelimeler arasındaki akrabalık bağlarını koparan harf devriminin neye mal olduğunu daha önceki bir yazımızda ele almıştık (bk. “Osmanlıcanın Muhteşem Dönüşü”). Sadeleştirme denen dil belâsı ise, bu işi daha da sağlama alıyor ve sadece imlâyı değil, kelimeleri de değiştirmek suretiyle, bizi bin yıllık medeniyetimizin en esaslı ve en kudsî değerlerine ulaştırması muhtemel her türlü izi yok ediyor.

***

Farkında mısınız: Alfabe ve dil değişiminin takip ettiği seyir, bizi gittikçe mücerret düşünceden uzaklaştırıyor. Bu çizgiyi istikbale doğru uzattığımız takdirde, bizi şizofreniden başka bir âkıbetin beklediğini sanmak fazlaca iyimserlik olacaktır. Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar hayatı boyunca insanları böyle bir âkıbetten sakındırmaya çalışmıştı. Onun şu satırlarındaki tarifler bize hiç de yabancı gelmiyor:

“Eşyaların kendilerine has teferruatından sıyrılıp aralarındaki müşterek vasfı sezebilme kabiliyeti lisanı doğurmuştur ki, bu da mücerret düşüncenin, tecrid faaliyetinin ta kendisidir. . . . Şizofrenlerde mücerret düşünce kabiliyeti bozulur. Meselâ önündeki bir masayı kâğıt üzerine resmedebilir, belli bir şeklin resmini kopya edebilir de, tamamen abstre bir şekli, bir daireyi, bir kareyi, aslında çok daha basit ve kolay olduğu halde, çizemez. . . . Tedâilere, kelimelerin mânâları değil, sesleri yön verir. Meselâ ‘masa’ mânâsı itibarıyla ‘sandalye’yi tedâi ettireceğine, tecrid mümkün olmadığı için, sesi bakımından ‘yasa’ veya ‘tasa’yı akla getirir. . . . Böylece, şizofren dili, zamanla, artık informatif değerini kaybetmiş, bir duygu, düşünce veya fikri aktarmaktan mahrum, müşahhas birtakım işaretler topluluğundan ibaret hale gelir.”[1]

Dilimizle gelişigüzel oynayanların ortaya çıkardığı manzarayı “günümüzdeki kültürsüzlük ve kabalık modası” olarak tarif eden Songar Hoca, bu gidişin varacağı noktayı şu ürpertici sözlerle haber veriyor:

“Türkçeyi Türkçe yapan bu revnâk, bu musikî kaybolacaktır. İşte o zaman dil elden gidecek, zaten kısırlaşan düşünce ve sanat, yerini kaba bir gürültüye bırakacaktır.”

Ahmet Haşim’in cümleleri üzerinde yapılan tasarruflara, şimdi, bu sözlerin ışığında bir daha bakınız: Karşımızdaki manzara, rahmetli Hocamızın haber verdiği âkıbete ne kadar yaklaştığımızı göstermiyor mu?

Üstelik tahribat sadece bir Ahmet Haşim’le sınırlı da kalmıyor. Hemen hemen bütün edebiyatçılarımızın eserlerine (bazan da devlet eliyle) musallat olan o anlayış, Elmalılı’nın o muhteşem tefsirinin hesabını da gördükten sonra, kasap tezgâhına şimdi Risale-i Nur’u yatırmış bulunuyor. Halil Nihat Boztepe’nin dediği gibi:

Hayale gelmeyen işler vukua gelmiştir

Bu inkılâb-ı lisan işte böyle bir iştir!


[1] Ayhan Songar, Çeşitleme, İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, s. 220-229.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here