– 40 –

İnsanlardan gelecek bir alkış, bir takdir gibi bir teşvik unsurunu bile hizmetin saflığını bozacak kadar yüksek bir bakış açısının ardında yatan şeyin bir iman gücü ve saflığı olduğunda kuşku yoktur. Herşeyi her haliyle Rabbinin tasarrufunda bilen, ama bunu sadece bilmekle kalmayıp hayatında bilfiil hisseden ve yaşayan insanlar, elbette ki yaz güneşinin altında mum aramaya ihtiyaç duymazlar. Ancak herkesin bildiği, yahut bildiğini sandığı birşeyi yaşamak, göründüğü kadar kolay değildir; çünkü günlük hayatımızda hiçbir şey bu inancı güçlendirecek şekilde düzenlenmemiştir. Tam tersine, belki de tarihin hiçbir döneminde görülmedik bir şekilde dikkatler maddeye ve dünya hayatına yönelmiş, insanların neredeyse geçim derdinden başka bir derdi kalmamış, maddî refah herkesin ortak hedefi haline gelmiş, herkes herşeyi sebeplerden bekler olmuş, bu sebepleri delerek arkasına nüfuz edecek bir bakış açısını kazanmak için çok ciddî ve sürekli çabalara ihtiyaç doğmuştur.

Risale-i Nur’un iman dersleri, talebelerini işte böyle bir bakış açısıyla muhatap ediyor, ancak bu bakış açısını diri tutmak için, iman derslerini de günlük hayatın bir parçası haline getiriyordu.

IMG_4755-a

Bu dersler, bir bakıma, kaslarımızın ısınmasına, nefesimizin açılmasına yarayan egzersizler gibiydi. Okuyanlar, günlük hayatın ve dünya meşgalelerinin perdelediği bir rububiyeti bütün ihtişam ve sıcaklığıyla hissetmek ve o rububiyetin icraatını ve eserlerini herşeyde birden gözleyebilmek için, manevî duyu ve yeteneklerini iman derslerinin temrinleriyle sürekli olarak ısıtmak, açmak, geliştirmek ihtiyacını, bir iştiyak derecesinde duyuyorlardı.

Bu temrinlerle insan bir kere kendisini Yer ve Gökler Rabbinin huzurunda hissetmeyegörsün, o zaman, dünya ve içindekiler gözünden bir anda siliniyor, hattâ insan kendisini de unutuyor, dünyası yalnızca imandan ve iman ilimlerinden ibaret hale geliyor ve Hulûsi Bey gibi, “Ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri ulaştırayım da, Allahü Zülcelâl ulûhiyetinin şanına nasıl yaraşırsa bana öyle muamele eylesin” diyecek hale geliyordu. İşte, şan ve şöhretin, alkışın, övgünün, teveccühün bir damlası bile, böyle kimselere, böyle anlarda, böyle bir imanın saflığına zarar verecek bir necaset olarak tiksinti verebiliyordu.

İman dersleri bir yandan Allah’ın rızasına hiçbir şeyi ortak etmemeyi insanlara öğretirken, bir yandan da o imanın insanlar üzerindeki eserlerini ortaya çıkarıyordu. Bu dersin talebeleri şan, şöhret, alkış ve çıkardan kaçıyorlardı; fakat bu anlayış, onları birbirlerinin faziletlerini yaymaktan da alıkoymuyordu.

Alkıştan kaçmak ve alkışlamak birbirine ters davranışlar gibi görünse de, “fazilet” kelimesi, sanırız, aradaki farkı ortaya çıkarmaya yetecektir. Bu, insanların birbirlerine övgü yağdırmasından çok ötede, aynı kaynaktan feyiz alan kimselerin, bütün faziletlerin kaynağı olan imanın eserini tıpkı göklerde, yerde, çiçeklerde, kelebeklerde seyredercesine, birbirlerinin üzerinde seyretmeleri, bulup çıkarmaları ve âleme neşretmeleri anlamını taşıyordu. Bu işin temelinde de, gözden asla uzak tutulmaması gereken bir değer vardı:

Muhabbet.

[Devam edecek]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here