Eserlerde ve ilk talebelerin mektuplarında Kur’ân vurgusu

Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş münevver şahsiyetler için, Risalelerden herhangi birini okur okumaz ondaki Kur’an esintilerinin kokusunu almak ve doğrudan doğruya bu esintilerin kaynağına intikal etmek zor olmuyordu.

ÜMİT ŞİMŞEK

– 4 –

Risalelerin ilk telif günlerinden itibaren Bediüzzaman’ın sürekli olarak vurguladığı şey, yazılan eserlerdeki hakikatlerin Kur’an’dan alındığı, kendisinin ve talebelerinin yerine getirmeye çalıştıkları hizmetin de Risaleler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmetten ibaret olduğu idi. Barla Lâhikasının girişinde Risale-i Nur’un ilk talebeleri olan Hulûsi Bey ile Sabri Hocayı anlatırken, bu hususu Bediüzzaman açıkça ve tekrarla belirtmiştir:

Bu iki zât hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hassası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.

Birinci hassa: Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Adeta cesetleri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir.

İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakaik-i imaniyeye hizmet olduğunu telâkkileridir.

Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.[1]

Bu satırlar, Risalelerin kaynağını gösterdiği gibi, zamanın bütün menfi şartlarına rağmen insanların bu eserlere bu kadar büyük bir teveccühle yönelmesinin sebebini de açıklıyordu. Onlar, yoğun takip ve baskılar altında gizlice çoğaltılıp gizlice kendilerine ulaştırılan Risaleleri Kur’ân’ın mânâ hazinelerinden haberler taşıyan mektuplar olarak görüyor, onları böyle ulvî bir hasretle tekrar tekrar okuyorlardı. Nurun birinci talebesi Hulûsi Yahyagil, bu durumu, “Serâpâ nur olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın hak ve hakikatini bu asır insanlarının, bilhassa fırak-ı dâllenin gözlerine sokacak derecede, bazı Kur’ân lemeâtının zahir olmasına murad-ı İlâhî taallûk etmiş ve bu emr-i mühimme, felillâhilhamd, muhterem Üstadımız vasıta olmuştur”[2] sözleriyle hülâsa ediyordu. Yahyagil, bazı Risaleleri okuyan bir müftünün aynı istikametteki kanaatlerini de Üstadına sevinçle aktarıyordu:

Müftü Kemal Efendi, evvel mektubu mütalâa etmişti. İki gün evvel ziyaretine gittim, “Hiç kimsenin bugüne kadar muktedir olmadığı dekaik ve hakaiki Kur’ân’dan bulup çıkarmışlar” diyerek takdirlerini beyan, selâm ve dualarını tebliğ etmekliğimi söylediler.[3]

Risale-i Nur’un ilk talebelerine ait mektuplardan meydana gelen Barla Lâhikası, baştan sona, Risaleleri Kur’ân’a mensubiyeti sebebiyle öven ve Kur’ân’ı özellikle vurgulayan mektuplarla doludur. Bu mektupları okurken şu hususu hatırlamakta fayda vardır: Bunlar, Risalelerin ilk telif ve yayılma yıllarında talebelerin ellerine yeni Risaleler geçtiğinde duydukları sevinçlerini dile getirmek üzere hasbî olarak Üstadlarına yazdıkları mektuplardan ibarettir; Risalelerin büyük bir gizlilik içinde tek tek elle yazılarak çoğaltılabildiği o günlerde bu mektupların birgün derlenerek bir kitap haline getirileceği, kimsenin hayalinden geçecek birşey değildi. Onun için, bu mektuplarda insanların Risalelerden Kur’ân’a intikal edişlerinde herhangi bir yapmacık eseri bulmak mümkün değildir. Burada Bediüzzaman’ın uzun zamandır peşinde olduğu bir neticeye iki yönlü olarak ulaştığını görüyoruz:

Bir taraftan, Bediüzzaman yıllar önce Sebilürreşad’da dile getirdiği özlemini gerçekleştirerek insanların nazarına herşeyin üzerinde Kur’ân-ı Azîmüşşânı göstermiş, diğer taraftan da insanlar bu eserleri incelerken “Bediüzzaman ne diyor?” sorusunun değil, “Kur’ân ne diyor?” sorusunun cevabını aramış ve bulmuşlardır. Barla Lâhikasının mektuplarındaki Kur’ân vurgusu bize bunu gösteriyor.

Bediüzzaman, telif ettiği risalelerin konularını, zamanla Risale-i Nur’un alâmet-i farikası halini alacak olan “iman hakikatleri” deyimiyle formülleştirmişti. Bu konuları ele alırken takip ettiği yol ise, alışılmışın dışında bir usuldü. Her bir risalenin başında Bediüzzaman bir âyet zikrediyor, sonra da bu âyetin açtığı kapıdan gördüklerini anlatıyordu. Doğrudan doğruya “Şu kelimenin mânâsı şudur, bu ifade ile şu murad edilmiştir” şeklinde bir açıklama yapmıyor, ibareleri tahlil etmek veya selefin yorumlarını nakletmek gibi alışılagelmiş yollardan hiçbirini izlemiyordu. “Filân âlim bu konuda ne demiş?” sorusunun cevabı yoktu yazılanlarda. Ama Kur’ân’dan yapılan nakiller pek çoktu. Bir de hayatın kendisi vardı. Bediüzzaman Kur’ân’ı hayatla, hayatı Kur’ân’la açıklıyordu.

Eserlerin bu özelliğini keşfetmek ve ona “vurulmak” hususunda, Risale-i Nur’un ilk talebeleri bizden daha talihli durumda idiler. Zira o yıllarda Cumhuriyet dönemi tahribatının sonuçları henüz bütünüyle ortaya çıkmış değildi. En azından, Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş insanlar o gün hâlâ aramızda yaşıyorlardı. Hulûsi Bey, Sabri Efendi, Hafız Ali, Hasan Feyzi, Binbaşı Asım Bey, Refet Barutçu, Muhacir Hafız Ahmet gibi nice münevver şahsiyetler için, Risalelerden herhangi birini okur okumaz ondaki Kur’an esintilerinin kokusunu almak ve doğrudan doğruya bu esintilerin kaynağına intikal etmek zor olmuyordu. Üstelik eserler de dile getirdikleri hakikatlerin kaynağı olarak doğrudan doğruya Kur’ân’ı gösteriyorlardı. Bu durumda zihinler kolayca melzumdan lâzıma (Risaleden Kur’ân’a), ondan da lâzımın lâzımına (kudsiyete) intikal edebiliyordu. Ne diyordu Bediüzzaman:

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’ân gösterilseydi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyete intikal ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.[4]

***

Risale-i Nur hareketi, risalelerin ilk telif yıllarından itibaren büyük badirelerden geçerek büyüdü. Sürekli takip, taciz, tevkif, yargılama, sürgün ve işkenceler arasında telif edilen eserlere paralel olarak bu hareket de gelişti ve toplumun bütün kesimleri arasında kök saldı. Şartlar ne olursa olsun, yaşanan olumsuzluklar hiçbir zaman eserlere nüfuz etmiyor, en şiddetli baskıların en amansız hastalıklarla ittifak ettiği zamanlarda bile Risale-i Nur Müellifinin kaleminden çıkanlar yine Kur’ân’ın ve kâinat kitabının güzelliklerini en güzel üslûplarla sarıp sarmalayarak insanlara sunuyordu. 1960 yılının bir Ramazan gecesinde Bediüzzaman Said Nursî bu fani hayata veda ettiği zaman, artık arkasında tamamlanmış bir Külliyat ile bu Külliyatın etrafında kenetlenen ve bu Kur’ân hizmetini geleceğe taşımaya azmetmiş bir cemaat vardı.

Bekleneceği gibi, Bediüzzaman’dan sonra Risale-i Nur hareketi onun bıraktığı gibi kalmadı. Bir taraftan gelişip büyümeye devam etti, hattâ daha da hız kazandı. Bu arada uzun yılların mücadeleleri hedefine ulaştı ve Risale-i Nur serbestçe yayınlanıp okunur hale geldi. Ama diğer taraftan da, bu kadar büyüyüp güçlenmiş ve her sınıftan insanlar arasında kök salmış toplulukların başına gelmesi mukadder olan şeyden Risale-i Nur hareketi de nasibini aldı. Cemaatin çeşitli kesimleri arasında farklılıklar, zaman içinde ihtilâfları, ihtilâflar gruplaşmaları, gruplaşmalar bölünmeleri doğurdu. Böylece, başlangıçtaki Risale-i Nur cemaati, Risale-i Nur cemaatleri halini aldı. Ondan sonra da . . .

Ondan sonrasına elbette geleceğiz; zaten bu yazı serisinin ortaya çıkmasına maceranın “ondan sonrası” sebep teşkil ediyor. Ancak buraya gelmeden önce, başlangıcın da tâ en başına dönmek ve taşları yerine iyice oturttuğumuzdan emin olmak gerekiyor. Ta ki, zamanın akışı içinde tedricî bir şekilde vücuda geldiği için pek farkına varılmayan değişmelerin bizi nereden nereye taşıdığı, herkesin açıklıkla görebileceği bir şekilde ortaya çıksın.

[Devamı var]


Önceki bölüm:
https://yazarumit.com/okundugu-zaman-kurani-gosteren-seffaf-eserler/
Sonraki bölüm:
https://yazarumit.com/ilk-nesillerin-kurana-bakisina-kisa-bir-bakis/


[1] Barla Lâhikası, Mukaddeme.

[2] A.g.e., 1. Mektup.

[3] A.g.e., 123. Mektup.

[4] http://erisale.com/#content.tr.15.322

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here