14 Ekim 2014 Salı akşamı Nurtaşındaki Lâhika dersimizde okuduğumuz mektuplardan birincisi, 1. Emirdağ Lâhikasında “Heyet-i Vekile’ye ve Milletvekilleri Riyasetine cüz’î fakat ehemmiyetli bir maruzatımdır” başlığıyla yer alan 13. Mektup idi.

Bediüzzaman’ın yirmi yıldan fazla zamandır maruz kaldığı ve insanın tahammül sınırlarını aşan muameleleri ve bu muameleler karşısında takındığı tavrı konu alan bu mektup, akla bir soruyu getiriyor:

Üstad bu konuyu niçin tekrar tekrar yazmak ihtiyacını hissetmiş? Gerek Lâhikalarda, gerekse Külliyatın ana kitaplarında, Üstadın ve Risale-i Nur’un maruz kaldığı muameleleri ve buna karşı Üstad’ın hiç değişmeyen bir çizgi halinde gösterdiği tavrı konu alan pek çok bahis var. Oysa bunlardan bir iki tanesi konuyu anlatmaya yetebilirdi?

Geçmişte belki bu tahşidatın hikmeti çok iyi anlaşılmayabilirdi. Fakat zamanımızda yaşanan hadiseler, Üstad’ın bu konuya bu kadar önem vermesi ve tekrar tekrar bize Risale-i Nur’un müsbet hareket ilkesini hatırlatmasının pek büyük bir hikmete mebnî olduğunu bize açıkça gösteriyor.

Bütün bu bahislerde net olarak karşımıza çıkan şu üç önemli hakikat, konunun iyice kavranması için yeterli olacaktır:

Birincisi: Üstad’ın uzun yıllar boyunca maruz kaldığı muameleler, en sabırlı bir insanın bile tahammülünü defalarca tüketebilecek bir seviyededir. Hiç kimsenin “Ben Üstaddan daha fazlasına maruz kaldım” diyebilecek hali yoktur.

İkincisi: Bütün bu muameleler karşısında Üstad hiçbir zaman itidalden ayrılmamış, hiçbir menfî harekete tevessül etmemiş, hattâ hareket bir yana dursun, beddua gibi bir vesileye dahi başvurmamıştır.

Üçüncüsü: Bu ders Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleri tarafından da büyük bir hassasiyetle tatbik edilmiş ve Risale-i Nur talebeleri, en şiddetli zulümlere maruz kaldıkları zamanlarda bile hiçbir menfî harekete başvurmamışlardır.

Üstadın şu cümlesi, onun bu konudaki azmini göstermekte ve talebelerinin yolunu da aydınlatmaktadır:

 

Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçarelerin istirahatine ve onlardan belâların def’ine feda etmek için bana bir halet-i ruhiyeyi ihsan eylemiş ki, ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkirat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçare hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlerine ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi feda etmeye hazırım.

 

Eğer Üstad bu hakikatleri bize tekrar tekrar hatırlatmasaydı, kamuoyunda Risale-i Nur ile ilişkili olarak algılanan bazı kişi ve toplulukların hareketleri pek çok zihinde karışıklığa yol açar ve bazı menfî anlayışların bu iman ve Kur’ân hizmetine sızmasına zemin hazırlayabilirdi. Fakat bu kadar vurgulu bir şekilde verilen bir ders, hepimizin gözünü yeteri kadar açmakta ve “kendi haysiyetini mâsumların istirahatine ve belâların def’ine feda edenler” ile “belâ isteyen ve masumların istirahatini kendi haysiyetine feda edenler” arasındaki farkı herkesin görebileceği bir şekilde ortaya çıkarmaktadır.

Zulmün en şiddetlisine maruz kaldığı zaman Üstadın nasıl dua ettiğini gösteren mektubun son cümleleri ise, başka hiçbir açıklamaya hâcet bırakmıyor:

 

Bana lüzumsuz evham yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle idam-ı ebediyeye giriftar olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum. Ya Rabbî, onların imanını Risale-i Nur’la kurtar! İdam-ı ebedîden, sırr-ı Kur’an’la terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helâl ediyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here