Risale-i Nur’un mü’min gönüllerinde Sünnet-i Seniyyeye ve onu bize ulaştıran kaynaklara karşı nasıl bir hürmet ve muhabbet yerleştirdiğini görmek isteyenler, bir nümune olarak, On Dokuzuncu Mektub’u incelesinler.

 

Aşağıda görüleceği gibi, bahis aralarında, âdetâ damarlara damlalar halinde serum akıtır gibi, Hadis ilminin temel meseleleri ile bu meselelerin mânâ ve önemi hakkında son derece önemli tesbitler büyük bir ustalıkla yerleştirilmiştir. Onun içindir ki, bu eserleri okuyanlar, uzmanlık alanı ve eğitim seviyesi ne olursa olsun, iman ve İslâm hakikatleri hakkında son derece sağlam bir altyapıya sahip olmakta ve sağdan soldan gelen saldırılar, onların imanlarını hiçbir zaman zaafa uğratmamaktadır.

 

İşte, oldukça uzun bir risale olan On Dokuzuncu Mektubun bahisleri arasına serpiştirilmiş olan son derece değerli bilgi ve tesbitler:

Dördüncü Nükteli İşaret

Tevatür iki kısımdır: [HAŞİYE: Şu risalede tevatür lâfzı, Türkçe “şayia” mânâsındaki tevatür değil, belki yakîni ifade eden, yalan ihtimali olmayan kuvvetli ihbardır.] Biri sarih tevatür, biri mânevî tevatürdür.

Mânevî tevatür de iki kısımdır. Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ, bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemaat onu tekzip etmezse, sükûtla mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hâdisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyyâ ve hatayı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o hâdisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder.

İkinci kısım tevatür-ü mânevî şudur ki: Bir hâdisenin vukuuna, meselâ “Bir kıyye taam, iki yüz adamı tok etmiş” denilse, fakat onu haber verenler ayrı ayrı surette haber veriyor. Biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder. Fakat umumen, aynı hâdisenin vukuuna müttefiktirler. İşte, mutlak hâdisenin vukuu, mütevatir-i bilmânâdır, kat’îdir. İhtilâf-ı suret ise zarar vermez.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here