Üstad’ın, medresesinin önündeki çınar ağacıyla muhabbetini bilmeyen yoktur.

Hani, “Menderes dese ki, ‘Risale-i Nur’u bastırıp dünyaya dağıtacağım, karşılığında bana bu çınar ağacını ver’, bir dalını bile vermem” diye yemin etmişti.

Ya seneler sonra Barla’ya geldiğinde çınar ağacına sarılarak hıçkırıklarla ağlayışı…

Üstad’ın o misilsiz şefkatini bilenler için o söze de, bu ağlayışa da inanmak hiç zor değildir.

Fakat buna inanmak, aynı gerçeği küçük bir ölçekte de olsa hakkalyakîn yaşamakla aynı mânâya gelmiyor.

***

Dün akşamki fırtına sırasında eşimin canhıraş feryadıyla salona koşuştuk.

Balkonumuzun önünde, bize altı senedir arkadaşlık eden ağaçlardan iki tanesi, üzerlerinde biriken karların ağırlığıyla rüzgârın şiddeti karşısında devrilmişlerdi.

İki ağaç devrilmiş!” haberinin insan ciğerine hançer saplamakla aynı tesiri yapabildiğini, o ânı yaşamadan anlayamazsınız.

Fakat bundan daha da kötüsü var:

Bütün gece boylu boyunca yerde yatan ağaçların ertesi gün testereyle parçalanıp çöp konteynerlerine doldurularak götürülüşüne şahit olmak…

İşte o zaman anlıyor insan, “Bir dalını bile vermem!” derken Üstad’ın ne anlatmak istediğini, ağaca sarılıp ağlarken ne hissettiğini.

Veya, hiç değilse, anlar gibi oluyor.

***

Eşim, ağaçlar devrilmeden birkaç saat önce onlardan birinin karlı halini fotoğraflayıp mesaj grubuna göndermişti.

Nereden bilebilirdi, arkasından da “Vefat ettiler” diye onların ölüm haberini göndermenin kaderinde yazılı olduğunu?

Vefat ettiler” deyince, bunu, ağaç altında kalarak ölenler olduğu şeklinde anlayanlar olmuş.

Gerçekten bir ölüm haberiydi verdiği – yanı başımızdaki iki dostun âniden geliveren ölüm haberi.

Son bir vazife olarak, onlar hakkındaki hüsn-ü şehadetini eklemişti mesajına:

Vazifelerini eksiksiz yaptılar.

Onların arkasından söylenebilecek bundan güzel bir söz var mı?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here