Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve “Ben Müslümanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim var?

Kur’ân, 41:33

 

– 10 –

Risaleler telif edildikçe, etrafında bir talebe kitlesini de topluyor ve bu topluluk, gün geçtikçe Anadolu’nun uzak köşelerine kadar yayılıyordu. Gerçi henüz ortada “külliyat” adıyla anılabilecek, hattâ — Haşir Risalesini bir yana bırakırsak — kitap denebilecek birşeyler yoktu. Anadolu’nun bir nahiyesinde yalnız başına yaşayan yaşlıca bir hocaefendinin yazdırdığı mektuplar ortada dolaşıyor; bunlar çoğaltılıyor, okunuyor ve okutuluyordu. Bu da serbestçe yapılan bir iş değildi ve sıkı takipler altında cereyan ediyordu. Ne olursa olsun, gittikçe artan sayıda insanlar bu mektupların çekim alanına giriyordu.

Böylece, yazılan risaleler etrafında bir hizmet halkası oluştu, gayrı resmî bir okul vücuda geldi. Sadece okuyucuları yoktu Risalelerin; bir de talebeleri vardı. Bu eserler üzerinde ciddiyetle ve tekrar tekrar çalışan, gece veya gündüz işlerinden fırsat bulabildikleri anda ders başına koşan, okuyan, öğrenen, öğrendiğini hayata geçiren öğrencilerdi bunlar. Pek çoğunun hayatında da artık bu Risaleler birinci sırayı almıştı; bunlar bir ideal olarak Risalelerin okunmasını ve yazılıp yayılmasını benimsemişler, bunun için de maddî manevî ne fedakârlık gerekiyorsa hepsini göze alarak, hayatlarının geri kalan kısmını buna göre yeni baştan düzenlemişlerdi.

Benzersiz bir okul

Böylece bir okul ve bir hizmet modeli ortaya çıktı Barla’da. Bu modelin, bilinen kadarıyla, başka bir yerde bir benzeri yoktu. Kendi şartları ve kendi özellikleriyle, âdetâ “kendiliğinden” denebilecek bir doğallıkla vücuda gelen bir modeldi bu. Bu modelle birlikte, ülke, “Nur talebesi” adıyla anılacak bir kavramla tanıştı.

IMG_4746-a

Nur talebeleri belli bir kesimin insanları değildi. Bu cereyan belirli bir meslek, belirli bir yaş grubu, belirli bir entellektüel seviye, belirli bir çevre içinde revaç bulmuyordu. Her kesimden, her seviyeden, her yaştan insanlar, herhangi bir yabancılık çekmeden bu daire içinde kendisine yer buluyor ve “Nur talebesi” olarak adlandırılabilecek bir vasfa kavuşuyordu.

Bir insanı Nur talebesi yapan belli özellikler vardı. Bunların başlıcalarını üç maddede toplayan Risale-i Nur Müellifi, ilk Risale-i Nur talebelerinden Hulûsi Bey (Yahyagil) ile Hoca Sabri Efendiyi bu konuda örnek gösteriyordu:

 

Bu iki zat hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hassası var ki, bu iki zat üçünde de birinciliği kazanmışlar.

 

Birinci hassa: Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar. Bir Söz yazılsa, ken­dileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Adeta ceset­leri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir.

 

İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiye­sinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakaik-i imaniyeye hiz­met olduğunu telâkkileridir.

 

Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sure­­tinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetme­leridir.[1]

[Devam edecek]

[1] A.g.e., 1413.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here