– 27 –

Hidayet Senden olmazsa dirayet neylesin yâ Rab!

Arapça bilse de Bûcehl’e âyet neylesin yâ Rab!

Merzifonlu Muallim Cûdî Efendi

Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatının konusunu iman ilimleri, Risale-i Nur hizmetinin alanını da iman hizmeti olarak belirlemiş ve bu tespitin altını kalın hatlarla çizmiştir. Bu ise alışılmış bir yaklaşım değildir. İman konusunun kendi başına bir ilim, hattâ ilimler topluluğu olarak incelenmesi ve Risale-i Nur gibi hayli yaygın bir hizmetin yegâne alanını teşkil etmesi, pek çokları tarafından yadırganmıştır ve hâlâ da yadırganmaya devam etmektedir.

Bu yadırganmanın sebebi ise, imanın bir ara merhale olarak görülmesinden, “daha ileri seviyede” birtakım konulara geçiş için bir basamak olarak telâkki edilmesinden başka birşey değildir. Oysa Bediüzzaman’ın eserlerinde iman, Allah’ın varlık ve birliği ile bazı inanç konularını ispat etmek ve bunlara inanmakla olup biten bir olay değildir. İmanda, herşeyden önce, bir “tanıma” eylemi vardır ki, başlı başına bu bile bir ömrü kapsadıktan sonra, hâlâ keşfedilmeyi bekleyen esrarıyla insanları cezbesi altında tutacak bir potansiyele sahiptir.

İslâm geleneğinde “marifetullah” adıyla anılan bu tanıma faaliyeti, kâinatın bütününü tanımaktan daha ötede bir iş olarak görülebilir; çünkü varlık âleminde olup biten ne varsa, Onun isimlerinden birer parıltıdır, o kadar. İlâhî isimlerden birisi bir parıltısıyla gökleri, bir başkası baharı, daha başkası anneler ile yavrular arasındaki şefkat alışverişlerini göz kamaştıran bir güzelliğe büründürüyorsa, gönlünü o parıltıların kaynağına yönelten bir insan kendisini hangi enginlikte deryalarla karşı karşıya bulur?

IMG_3915-a

İnsan, maddî ve manevî duyu ve yetenekleriyle, kâinattaki her türlü güzelliğin bütün inceliklerini tek tek ayırt etmek ve İlâhî isimlerin onlardaki parıltılarını çözmek, sonra da o parıltıları hem diliyle, hem haliyle bizzat yansıtmak üzere düzenlenmiş bir varlıktır. Gelip geçici dünya hayatında bundan başka hangi amacı insanın önüne bir ideal olarak koyacak olsanız, ona yakışmadığını hemen fark edersiniz. Bütün dünyanın egemenliği gibi erişilemeyecek şeyler de bu hükme dahildir; çünkü bütün bunlar fânidir, oysa insanın başta hayalgücü olmak üzere bütün yetenekleri, o erişilemeyen şeylerin de erişemeyeceği yerlere, sonsuzluklara uzanmaktadır.

Kaldı ki, bu dünyaya gelen herhangi bir akıl sahibi varlık, tıpkı Bediüzzaman’ın Yedinci Şuada macerasını yazdığı “kâinattan yaratıcısını soran gezgin” gibi, gözünü açıp da etrafa baktığı anda, kendisini bir muhteşem ülkede bulur ve bu ülkenin sahibini tanımak ister. Zaten herşeyiyle Onu tanımak ve Onun eserlerindeki üstünlükleri zevk etmek üzere yaratılmıştır insan; bu merak onun içine düştükten sonra, ömrü de aradığını tanımakla geçer.

[Devam edecek]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here