ÜMİT ŞİMŞEK

Yıllarca hergün İstanbul trafiğine çıkıp da arabasını çizdirmemek bugüne kadar kaç kişiye nasip olmuş bir ayrıcalıktır, bilemem. Fakat ondan çok daha zor olan birşeyi biliyorum:

Bugünün toplumu içinde bir hayat yaşayıp da imanını “çizdirmemek”…

Problemi daha da ağırlaştıran, imanımızın hasar gördüğünü çoğu zaman fark etmeyişimizdir. Arabasının boyasındaki ufacık bir çizik için hemen pasta-cilâ yaptırmaya koşan nicelerimiz var ki, ebedî hayatının yegâne sermayesi olan imanları hergün bir taraftan darbe yediği halde, bunu problem olarak dahi algılamıyor.

Buna karşılık, memlekette tek bir kişinin imanını sağlam bırakmamaya azmetmiş olan bir kısım mihraklar, hergün yeni bir kılığa bürünen tuzakları yolumuzun üzerine yerleştirmeye  devam ediyorlar.

***

Balkonuna bir kuşun yuva yaptığını sosyal medyada duyuran bir vatandaşın notuna, bir başkası “Ne mutlu size, bu iş için doğa sizi seçmiş” diye cevap veriyor! Bu cümleye imza atan bir kimsenin Müslümanlığına şahitlik edebilir misiniz?

Daha önce de, hatırlanacağı gibi, Müslüman memleketinde doğaya şükürler sunan bir ilânla malını satan firma, karşılaştığı onca tepkilere rağmen geri adım atmamış; yıllarca aynı duyuruyla ürününü satmaya devam etmişti. Belli ki bilerek bu işi yapıyor ve sonuç da alıyordu. Peki, bu ürünü bu kepazeliğe rağmen birkaç dakikalık menhus bir damak zevkinin hatırı için satın almaya devam edenler neyin sponsorluğunu yaptıklarını biliyorlar mı? Yahut, daha da kötüsü, bilmek istiyorlar mı?

Münhasıran Yer ve Gökler Rabbine ait olan şükrün mercii olarak doğa’nın gösterilmesi neredeyse yadırganmaz oldu. Artık “doğaya şükür” gibi sözler, birbirinden örnek alan insanların dilinde fütursuzca dolaşabiliyor. Şimdi ise, bunun bir adım ötesine geçilmiş, duaların mercii olarak da “evren” gösteriliyor. Eriştiği nimetler için şükran duygularını doğa’ya sunanlar, erişmek istedikleri nimetler için de evrene yöneliyor, dileklerini ona sunuyorlar. Ve, Allah’ın dualara cevap vereceğinden emin olan kullar gibi, onlar da evrene sundukları duaların mutlaka kendilerine kabul edilmiş olarak geri döneceğine dair bir tür “iman” besliyorlar.

***

“Bir ateistin en talihsiz ânı, şükretmek isteyip de şükredilecek birisini bulamadığı andır” diyor Dante Gabriel Rossetti. Doğayı, evreni karşılarına alıp onlara şükür ve dileklerini sunmak, onları bir nebze olsun rahatlatıyor olmalı. Toplum içinde alenen Allah’a şükretmekten ve Ona niyazda bulunmaktan sıkılanlar da belki bunu bir çıkış yolu olarak görüyorlardır, kimbilir?

Ne yazık ki, bu niyaz ve şükürler sadece belirli kişilerin şahsî tercihleri olmakla kalmıyor, medyada sistemli bir şekilde işlenerek toplum içinde yaygınlaştırılıyor. Bu konuda en önemli rolü de dizilerin üstlenmiş olduğunu anlıyoruz.  Bir dostumuz, “Şimdi evrene dua edelim” şeklindeki bir ifadeyi son zamanlarda en az dört beş defa muhtelif dizilerde işittiğini söyledi. Bu durum, evrenperestlik gibi bir itikadı halk arasında yaymak hususunda televizyon dizilerinin bir misyon üstlenmiş olduğunu göstermiyor mu?

***

Kurt gövdenin içinde ilerliyor, fakat bu bize bir rahatsızlık vermiyor. Çünkü tehlikeyi vaktiyle fark edip de ondan korunma yollarını araştırmış değiliz. Hoş, fark etsek de fazla birşey değişecek değildi. Tiryakisi olduğumuz bir diziyi veya zıkkımlanmaktan bir türlü vazgeçemediğimiz bir içeceği gözden çıkarmak, imanımızı tehlikeye atmaktan daha ürkütücü geliyor bize. Birileri de bizim bu zaafımızı çok iyi bildiği için, bizi yoldan çıkaracak ifadeleri ustalıkla beynimize çakıyor.

Evvelâ biz bu sözleri işite işite yadırgamaz oluyoruz. Daha sonra aynı sözler yavaş yavaş bizim lisanımıza da bulaşıyor. Bu safhaya geldiğimizde zaten hassasiyetlerimiz bütünüyle devre dışı bırakılmış olduğu için, işittiklerimiz veya söylediklerimiz, bizde herhangi bir alarmı tetiklemiyor. Derken, bir de bakmışsınız, o menhus sözler sıradan insanların konuşma ve yazışmalarında boy göstermeye başlamış bile!

Oysa dilde hafif, cezada çok ağır nice sözler var ki, hiç düşünülmeksizin ağızdan çıkar, sonra da sahibi için ebedî bir pişmanlık sebebi olur. Bunların başında imanı “çizdiren” sözlerin geldiğinde hiç şüphe yoktur. Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamayacağını açıkça ilân ettiği gibi (Nisâ, 4:48, 116), ebedî hayatın güvenliğini de “imanına şirk bulaştırmama” şartına bağlamıştır (En’âm, 6:82).

Bu kadarı, imanı çizdirmemeyi hayatın en önemli becerisi olarak görmek için yetmez mi?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here