Halkın malında artış sağlasın diye faiz cinsinden verdiğiniz şeyler Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını gözeterek verdiğiniz zekât cinsinden şeylere gelince:
İşte bunu yapanlar, kat kat arttıranların tâ kendileridir.
Rum Sûresi, 30:39

ÜMİT ŞİMŞEK

FAİZ, Kur’ân’ın en şiddetli hücumlarının tam hedefinde yer alan bir haksız kazançtır. Zekât ise, bunun tam tersine, Kur’ân’ın en hararetli teşviklerine mazhar olmuştur. Bu âyette de, her ikisi birbiriyle karşılaştırılmak suretiyle, aynı hakikat bir kere daha vurgulanmış oluyor.

Yalnız, âyetin dikkat çekici bir yönü var ki, o da Mekke döneminde inmiş olmasıdır. Oysa faiz, çok daha sonra, Medine döneminin sonlarında inen âyetlerle yasaklanmıştır.

Zekâtla ilgili durum da böyledir. O da daha sonra farz kılındığı halde, gerek bu âyette, gerekse bundan da önce inen Mekke dönemi âyetlerinde zekâttan çeşitli ifadelerle söz edilmekte ve mü’minler, neredeyse daha kendi başlarının çaresine bakacak durumda bile değilken bu istikamete yönlendirilmekteydi.[1]

Bu durum, Kur’ân’ın bir mucize yönünü de açıkça gösteriyor. Zira Kur’ân, Bediüzzaman’ın da işaret ettiği gibi, farklı zamanlarda, farklı sebeplerle, farklı şartlar altında parça parça ve uzun bir süre içinde inmiş olmasına rağmen, sanki bir defada ve tek bir nüzul sebebine bağlı olarak inmişçesine bir bütünlük arz etmektedir. İşte bu hakikatin bir şahidi de bu âyettir:

Medine döneminde İslâm toplumunun alacağı kıvamın herhangi bir belirtisi bile henüz ortada yok iken, insanların o şartlar altında muhatap olacağı hükümlerin hazırlığı çok önceden yapılmakta; zihinler, ruhlar, kalpler zekâtın güzelliğini benimseyecek, faizin çirkinliğini ise nefretle reddedecek bir şekilde, İlâhî bir terbiye altında olgunlaştırılmaktadır.

İşte bu İlâhî terbiyeyi dikkate aldığımız zaman, faiz yasağını orasından burasından kemirerek yumuşatmaya çalışanların ne kadar beyhude bir gayret içinde bulunduklarını görmekte zorlanmayız. Çünkü bu süreç, apaçık bir şekilde, Allah’ın hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri ortaya koymakta ve muhataplarını, bütün varlıklarıyla bu ayırımı özümseyecek bir kıvama getirmektedir.

Âyetin, görünürdeki sebeplere aykırı düşen bir hakikati ders verişinde de bu terbiye sürecinin eserini görebiliriz. Zira sebepler, faizin malı arttıracağını, zekâtın ise eksilteceğini bize söyler. Âyet ise bunun tam tersini bildirmektedir. Yıllar sonra, en son inen âyetler arasında yer alan bir âyet de aynı hakikati, son derece keskin bir ifade ile dile getirecektir:

Allah faizi mahveder, sadakaları bereketlendirir. Çünkü Allah nankörlükte ve günahta azıtanların hiçbirini sevmez.[2]

İşte bunlar insanın imanını sınayan sözlerdir.

Tümüyle sebeplere bağlı kalanlar, mallarını Allah’ın yasakladığı faizle arttırma hevesinden bir türlü yakalarını kurtaramazlar. Ve sonunda, bugün insanlık âlemini fesada veren tezgâhların bir âleti olup çıkarlar.

İçtenlikle iman eden ve Rablerinin hükmüne teslim olan kimseler için ise, sebepler sadece görünürdeki birer perdeden ibarettir; gerçekte arttıran da, azaltan da, veren de, alan da Allah’tan başkası değildir. Onun “Artacak” dediği şey artar, “Mahvolacak” dediği şey mahvolur. Buna tam bir gönül rahatlığı içinde iman edenler, bu âlemde huzurun ve bereketin anahtarını elde ettikten başka, Rablerinin huzuruna çıktıkları zaman da kazançlarını kat kat arttırmış olarak bulurlar.


[1] Bu konu daha önceki bölümlerden birinde, Mü’minûn Sûresinin 4. âyetiyle ilgili açıklamalarda daha geniş şekilde ele alınmıştır. Bk. Ayetler ve İbretler: 4, 1. Bölüm.

[2] Bakara Sûresi, 2:276.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here