Bir zamanlar biz yoktuk. Bilmediğimiz bir zamanda, kendi isteğimizin dışında, hatırlamadığımız bir şekilde var olduk ve bu dünyaya getirildik.

Bir zamanlar, dünya üzerindeki insanlardan da eser yoktu. Hattâ ondan öncesinde dünya da yoktu. Gezegenler, yıldızlar, uzay, kâinat yoktu. Hiç, ama hiçbir şey yoktu.

Sonra, herşey birer birer yoktan yaratıldı. Sıra dünyaya geldiğinde, onun üzerinde de canlılar peş peşe hayat sahnesine çıktı. Sonra insan ayak bastı dünyaya. Sonra da, birer birer insan neslinin fertleri hayata gözünü açtı. Bu arada, bizim için belirlenen bir yer ve zamanda biz dünyaya geldik.

Geçmişe baktığımızda manzara böyle görünüyor. Geleceğe baktığımız zaman ise, gelenlerin, geldikleri gibi gittiklerini görüyoruz.

Hayata gözünü açanlar, birer birer hayata veda edip sahneden çekiliyor. Daha büyük bir zaman dilimi içinde, dünyamızı ve kâinatı da aynı sonuç bekliyor.

İşte, bizim gördüğümüz ve “var” dediğimiz şeylerin varlığı, böyle bir başlangıç ve böyle bir son arasında kalan zaman dilimleri içinde ortaya çıkıyor ve kayboluyor. Herşey görünmeyen bir yerlerden geliyor, gözünü açıyor, sonra yine kaybolup gidiyor.

Biz de aynı kanuna tâbi varlıklar olarak bir yerlerden geliyor, buraya uğruyor ve sonra bir yerlere gidiyoruz.

Fakat gördüğümüz ve bildiğimiz yer, sadece bulunduğumuz dünyadan ibaret. Nereden geldiğimizi hatırlamıyoruz, nereye gittiğimizi göremiyoruz, niçin burada bulunduğumuzu bilemiyoruz.

Yalnız bildiğimiz birşey var:

Bütün bu gelişler ve gidişler anlamsız olamaz. Çünkü etrafımızdaki herşey anlamlı ve hikmetli bir şekilde olup bitiyor.

İşte bu noktada, sorularımıza cevap verecek bir merci arama ihtiyacını duyuyoruz:

Biz kimiz? Burası neresi? Niçin buradayız?

— Ümit Şimşek

 

Konu ile ilgili olarak, Yirmi İkinci Söz’ün başından şu parçayı okuyabilirsiniz [ekranda mavi renkli olarak görünen kelimelerin üzerine fareyi getirdiğinizde, kelimenin anlamı belirecektir]:

http://erisale.com/#content.tr.1.375

 

[Devam edecek]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here