Edepsizliğin de bir sınırı var diyorsanız yanılıyorsunuz:

Hayâ perdesini yırtıp bütünüyle bir kenara atmış olanlar, en umulmadık durumlarda size küçük dilinizi yutturacak bir edepsizlik nümunesini sergilemekten geri kalmazlar.

Üstad’ın edep ve fazilet timsali pir-i fani bir talebesine torunu yaşındaki bir hayâ fukarasının nasıl hitap ettiğine dair bir haberimizin mürekkebi kurumadan, aynı muhterem zat, bu edepsizliği gölgede bırakan bir başka muameleye maruz kalmış bulunuyor.

İslâm terbiyesinin ve İstanbul efendiliğinin yaşayan timsallerinden biri olarak her adım attığı yerde lisan-ı haliyle etrafına fazilet şuaları yayan Fırıncı Ağabey, bugünlerde malûm cemaat artığı güruhun bir ders davetine muhatap olmuş.

Sağolsun, Fırıncı Ağabeyin ders davetlerini geri çevirmek şeklinde bir âdeti olmadığı için, davete icabet etmiş ve sözümona “derslerinin” yapıldığı fitne mahalline gitmiş.

Hepsi de “Yirmi Üçüncü Sözün ikinci paragrafında sözü 27 Mayıs ihtilâline getirip dördüncü paragrafında mason faziletlerini zikretmeyi” ders yapmak olarak algılayan bir anlayışla yetişmiş olan malûm güruhun veletleri, zannedersiniz ki, Fırıncı Ağabey gibi bir misafirin hürmetine, hiç değilse yarım saatliğine edepli bir şekilde oturmayı deneyecek!

Bilâkis, Üstad’ın aziz ve muhterem talebesini konuşturmadıkları gibi, bir de karşılarına oturtup akıllarınca ona siyaset dersi vermeye kalkmışlar!

İsa aleyhisselâmın dediği gibi, “herkes yanındakinden harcarmış.” Ev sahiplerinin yanında edepsizlik varmış, ondan harcamışlar. Misafirin yanında da edepten başka birşey yokmuş; o da yanındaki şeyi en yüksek seviyede sergileyerek susmuş.

Fakat edep söz konusu olur da Mevlânâ haklı çıkmaz mı?

“Edepli edebinden susar, edepsiz de ben susturdum sanırmış.”

Ancak edepsizlikte de sınır tanımayan bu güruh, sadece sanmakla kalmamış, bir de bu marifetlerini davul zurna çalarak yedi düvele ilân etmiş:

“Fırıncı Ağabeyi susturduk, o da bizi kuzu kuzu dinledi” diye…

***

Yine Mevlânâ’yı hatırlamadan edemeyeceğiz.

Anne köpek, yavrularıyla beraber yol kenarında dururken, oradan büyük bir zat geçmiş.

Anne köpek yavrularına dönmüş:

“Bakın yavrularım,” demiş. “Bu çok büyük bir zattır. Sakın hürmette kusur etmeyin.”

Anne ve yavruları, saygılı bir şekilde, büyük zâtın geçişini beklemişler.

Fakat o zat uzaklaşır uzaklaşmaz anne köpek koşmuş, arkasından yetişip o zâtın paçasını kapmış.

Dönüp gelince yavrular hayretle sormuşlar:

“Anne, bu yaptığın mı doğru, yoksa az önce bize söylediğin mi?”

Anne köpek, “İkisi de doğru evlâtlarım” demiş ve devam etmiş:

“O zâtın büyük bir zât olduğu ve hürmet edilmesi gerektiği doğrudur. Ama başka bir doğru daha var: Bizim köpek olduğumuz. Bunu da hiçbir zaman unutmamalı ve gereğini yapmalıyız.”

***

Acele edip de bu hikâyeyi yukarıdaki vak’aya bağlayacağımızı sanmayın.

Çünkü it ahlâkı, bir yandan büyüğün büyüklüğünü tanıyıp, diğer yandan da itliğin gereğini yapmak demektir.

Yoksa, büyüğün büyüklüğünü de tanımaksızın sadece seciyesinin gereğini yapmak, it ahlâkına da sığmaz.

[NOT: Bu kıssayı, Hazret-i Mevlânâ’nın bir kıssası olduğu için zikrettik. Yoksa, sadakat timsali köpek taifesini böyle çirkin bir işte teşbih unsuru olarak kullanmak istemezdik; o mübarek taifeden özür dileriz.]

***

Konuyla ilgili diğer haberlerimizden bazıları:

Edepsizin edebi!

 

https://www.yazarumit.com/medresetuz-zehraya-istemezuk-yaygarasi/

Bediüzzaman Yeni Asya’ya başyazar olmuş!

 

6 YORUMLAR

  1. Ümit bey. .. garip olan ne açıkçası anlayamadım..!
    Yani siz ne demek istiyorsunuz? Hem köpek, hem uyuz. Birde sessiz sessiz otursun yani? Yapmayın efendim yapmayın. Elbette havlayacak, hemde salyalarını akıtan akıtan. ..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız