ÜMİT ŞİMŞEK

Olmayan bir zamanda, yokluğa bir tecellî düştü.

Âlemlerin Rabbi, sonsuz güzelliklerin kaynağı olan Esmâsından bir zerrecik bir teveccühle yöneldi yokluğa.

“Ol” dedi.

Ve yokluk, o anda varlığa dönüştü.

Nasıl alındı o emir, nasıl infaz edildi, kimse bilmiyor.

Bilinen şu yalnızca:

Hiçbir şey yoktu, sonra her şey oluverdi.

O kadar.

Sonra, her şey, kendisini var edeni anlatmaya başladı kendi diliyle.

Gökler, yer, göktekiler, yerdekiler, Ondan kendisine aksedeni gösterdi, Onu övdü, Onu tesbih etti durdu var olduğu müddetçe.

Her şey bir şevk ve cezbe ile ihtizâza geldi.

Bir zikir şevkiyle uçtu, bir muhabbet neş’esiyle döndü bütün varlıklar.

Zerrecikler zerrelerle, gezegenler güneşlerle, yıldızlar galaksilerle bağlandı.

Çekim kuvveti dediler bu esrarengiz kuvvete. Sadece bir isim taktılar, o kadar. Başkaca bir izah getiremediler buna.

Oysa onları bağlayan da, döndüren de, bin bir Esmânın bir zerrecik muhabbet tecellîsinden başka birşey değildi.

***

Gerçi her şey Rabbini kendi diliyle anlatıyordu, ama bir tane dille anlatmıyordu.

Kendisinde tecellî eden Esmânın bütün âlemdeki rengârenk tecellîlerini de şahit gösteriyordu anlattıklarına.

Rabbinden söz etmeye sıra gelince, bir şey, her şey olup çıkıyordu.

Onda eserini gösteren Esmâ, sanki kâinatta başka hiçbir şey yokmuş gibi yöneliyordu ona. Öylesine ehemmiyetle yaratılıyordu her yaratılan şey.

Bir kuş yavrusu, kâinatın yegâne yavrusu gibi besleniyordu.

Bir sarı çiçek, kâinattaki yegâne çiçek gibi süsleniyordu.

Diğer yandan bakıldığında da her şey bir şey gibi kolay olup çıkıyordu.

Kâinat bir yıldız gibi, bir bahar bir çiçek gibi, bir dünya bir insan gibi kolayca yaratılıyordu.

Böylece her şey hep birlikte Onun “Vâhid” olduğunu gösterirken, her bir şey de birer birer Onun “Ehad” oluşuna şahitlik ediyordu.

***

Âlemleri Yaratan, her şeyin tek tek ve hep beraber anlattıklarını, tek bir kulundan dinlemek istedi.

Âlemlerin bütün güzelliklerini o tek kulunda özetledi.

Tıpkı güneş ışığını bir mercekle tek bir noktada toplar gibi, bütün kâinata yayılmış muhabbet tecellîlerini bir sevgili kulunda topladı.

Ehadiyetin en parlak tecellîsi böylece belirdi.

Ve kâinat dolusu muhabbet, bir Muhammed olarak göründü.

Onun getirdiği Kur’ân’da bütün mahlûkat tabakaları tarafından anlatılan şeylerin tercümesi vardı.

Onun anlattıklarına kulak veren, bütün kâinatı dolaşmış gibi oluyordu.

Onun dersini dinleyen, âlemlerin hiçbir yerinde yabancılık çekmiyordu.

Bir yönüyle o bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir elçi idi.

Diğer yönüyle de, bütün âlemlerin Allah katındaki elçisiydi.

Âlemlerin Rabbi, bütün âlemlerin ibadet ve tesbihatını ondan dinliyordu.

***

Muhammed-i Arabî (a.s.m.) elinde Kur’ân ile belirdiği andan itibaren, bütün mahlûkatın muhabbetine muhatap oldu.

Âlemde onun gelişini alkışlamayan kalmadı.

Onun “Bizi sever” buyurduğu Uhud, cansız bir dağdan başka birşey değildi görünüşte.

Ağlayan, nihayet bir hurma kütüğüydü; fakat onun ayrılığına ağlıyordu.

Eziyete uğrayan deve, derdini ona açıyordu.

Taşlar onun elinde dile geliyordu.

İnsanlık âleminde ise onun için dökülen gözyaşlarının haddi, hesabı yoktu.

Onu dünya gözüyle görmeyen sayısız gönüller onun hasretiyle yanıp tutuştu.

Onun için yazılan şiirler hiçbir sevgiliye yazılmadı.

Yüzyıllar boyunca sayısız diller, onda temerküz eden muhabbet tecelliyatını tasvir edip durdu.

Herkes kendi gördüğünü anlattı o muhabbet odağında.

Herkesin anlattığı, onda tecellî eden şeyin bir parçasıydı.

Asırlar konuştu, kıt’alar konuştu, tarih konuştu, insanlık konuştu.

Yine de bitiremediler Yer ve Gökler Rabbinin bir tek kulunda topladığı mânâları.

***

İnsanlık içinden bir ferdi en parlak ehadiyet tecelliyatı için seçen Yer ve Gökler Rabbi, o seçtiği kulun ümmetinden de bir ferdi, benzer bir tecellî için seçmişti.

Vakti geldiğinde, o seçilmiş kul da kendisi için biçilmiş görevi yerine getirmek üzere dünya sahnesine çıktı.

Yaz kardeşim” dedi.

Kalemler On Dokuzuncu Sözü yazmaya başladı.

Ve insanlar, Allah’ın en sevgili kulu hakkında asırlardır yazılanların bir özetini, belki daha da fazlasını, birkaç sayfa içinde buldular.

Sonra On Dokuzuncu Mektup yazıldı.

Ve insanlar, bütün mahlûkatın o en sevgili kul hakkında anlattıklarını karşılarında buldular.

Derken Otuz Birinci Söz yazıldı.

İnsanlar onu okudukça, her şeyin yerli yerine oturduğu ve kâinatın bütün sırlarının birer birer çözüldüğünü gördüler.

Bütün bu varlıklar nereden gelir? Niçin gelir? Onlar, kendilerini Yaratan için ne mânâ taşır? Âlemlerin Rabbi onları niçin yaratır? Onlara niçin söyletir ve neyi anlattırır? Ayrı ayrı âlemlerde hangi tecellîler görünür, başka başka mahlûkat dairelerinde hangi mânâlar okunur? Kimdir bütün bu âlemleri dolaşan ve onları dinleyip dillerinden anlayan? Kimdir onların anlattıklarını gelip bize anlatan?

Ve daha nice sorular ve cevaplarıyla, bir Miraç mucizesi, âdetâ kâinatın “kullanıcı talimatı” ve insanlığın el kitabı gibi, kâğıda ve mürekkebe bürünerek Otuz Birinci Söz olarak göründü.

Kâinatı ve Yaratıcısını hiç kimse Muhammed-i Arabî (a.s.m.) gibi anlatmamıştı.

Kâinatın Efendisini de hiç kimse Bediüzzaman gibi anlatmadı.

Kâinatın bütün güzelliklerini bir kulunda toplayan Âlemlerin Rabbi, o en sevgili kulunun övmekle bitirilemeyen meziyetlerini de bir başka kulunun anlattıklarında böylece toplamak suretiyle Ehadiyetinin bir başka tecellîsini daha bize gösteriyordu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here