– 32 –

Risale-i Nur’un, Kur’ân’ı takip ederek, kâinatı da bir bütün halinde ele aldığı görülür. Çünkü bu eserlerde, kâinattaki her varlığı ve hadiseyi birer eser olarak inceleyen ve bu eserlerin ardındaki fiillerden İlâhî isimlere ve sıfatlara intikal eden bir yöntem hakimdir. Kâinattaki herhangi bir varlık ise, bütünün birçok özelliğini kendi çapında gösteren bir parça olarak karşımıza çıkar ve onu bütünden ayırmak imkânsızlaşır ki, yukarıda temas ettiğimiz gibi, bilim dalları da aynı sebepten dolayı birbirinden tamamen soyutlanamamaktadır. Bu yüzden, Risale-i Nur’un bahislerinde çoğu zaman bir çiçek bir bahçeyle, bir bahçe yeryüzüyle, yeryüzü göklerle, gökler âhiret âlemleriyle beraber görünür.

“Eğer Cemîl-i Zülcelâlin esmâsındaki hüsünlerin mevcudat aynalarında bir cilvesini müşahede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temâşa edecek bir geniş, hayalî gözle bak. . . . Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir. Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cenneti iman gözüyle görebilirsen bak, gör, cemâl-i sermedînin derece-i haşmetini anla”[1] ifadesinin yansıttığı bakış açısını kazanmak kolay bir iş değildir kuşkusuz. Ancak Risale-i Nur talebeleri de bu gibi tablolara yabancı değildir; sürekli olarak okudukları eserler onlara buna benzer daha pek çok tabloları görmelerine yarayacak tefekkür egzersizleri yaptırmakta ve bu egzersizleri günlük hayatlarının bir parçası haline getirmektedir.

Diğer yandan, bu tür tefekkür temrinleri, bir Risale-i Nur talebesini, içinde yaşadığı âlem ile canlı ve yakın bir ilişki içine sokar ki, Kur’ân’ın irşadı da bu doğrultudadır. Kur’ân, hangi bilgi ve anlayış seviyesinde olursa olsun herkesin rahatlıkla görüp ibret dersleri çıkarabileceği, günlük hayatımızın varlık ve olaylarını bize gösterir ve bunlardaki İlâhî fiillere dikkatimizi çeker. Bunlar güneş, ay, gece, gündüz, gökler, yer, üzüm, hurma, süt, arı, bal, bulutlar, denizler ve içindekiler, dağlar, nehirler, yollar, kuşlar, bitkiler, ölüm ve dirilişler, rızıklar, yağmurun yağması, yerin yeşermesi, mahlûkat arasındaki sevgi ve şefkat tezahürleri gibi, bizi her taraftan kuşatan, ama günlük hayatın olağanlığı içinde çok fazla önem vermediğimiz varlıklar ve hadiselerdir.

IMG_4336-a

Kur’ân, kâinattaki varlık ve hadiselerde görünen harikulâdeliklere dikkatimizi yönelttikten başka, iman konularını da bunların etrafında örmekte ve böylece bir din-dünya birliğini ortaya koymaktadır. Bir başka deyişle, bir yandan Kur’ân kâinat kitabını, diğer yandan da kâinat Kur’ân’ı tefsir etmekte, her ikisi de diğerinin anlamını açıklığa kavuşturmaktadır. Ne var ki, hayli zamandır İslâm toplumlarının kâinata, yani doğa bilimlerine karşı çok fazla sempatik bir gözle bakmadıkları da görmezden gelinemeyecek bir gerçek olarak karşımızdadır. Yine Muhammed Gazalî merhum, bu durumu “kâinatla bağları koparmak” olarak nitelendirir ve bilimin inkâr akımlarına âlet olmasını da bu nedene bağlar:

Müslümanlar Kur’ân’dan uzaklaştıklarında, başka bir ifadeyle, onu sadece di­nî okuma kitabı olarak kabul ettiklerinde, kâinatla olan bağlarını kopardılar. Bu­nun doğal neticesi olarak, fen bilimlerini öğrenenler inançsızlığa hizmet etti­ler ve bu bilgilerini kendileri, prensipleri, inkârları ve teslis inançları için daya­nak yaptılar.[2]

İşte, Bediüzzaman, 1926 yılının baharında Barla bağlarına bakarak “Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete gidiyorlar” cümlesiyle söze başladığı zaman, çoktandır içinde yaşadığı kâinatı unutmuş ve “Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, insanlar onlara sırt çevirir de yanlarından geçer, giderler,[3]Onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar[4] gibi âyetlerle kınanacak hale gelmiş olan günümüz insanını, içinde yaşadığı âlemle yeniden tanıştırıyor ve ona daha bilgili, bilinçli ve mutlu bir hayatın kapılarını açıyordu.

[Devam edecek]

[1] Risale-i Nur Külliyatı, s. 881.

[2] Muhammed Gazalî, s. 56.

[3] Kur’ân, 12:105.

[4] Kur’ân, 21:32.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here