Büyük mütefekkir ve şair Sezai Karakoç’un insanlığa armağan ettiği eserlerinden biri de, Risale-i Nur’ların yasak kitap muamelesi gördüğü 1960’lı yıllarda, bir Ramazan gününde kitap okurken “suçüstü” yakalanarak tutuklanan Nur talebeleriyle ilgili olarak peş peşe yayınladığı “Kalem Yazmak Zorundadır” başlıklı üç yazısı idi.

Kalem sahiplerini bir vicdan muhasebesine çağırıyordu Karakoç bu yazılarında. “Bir gün gelir de bizim çağımıza bakanlar, eski çağlara bizim baktığımız gibi bakarlar da, aynı şeyleri, inanç yüzünden hapishanelerde çile dolduranları görürlerse, hakkımızda nasıl hüküm vereceklerdir dersiniz?” diye soruyordu. Sonra da, “Kalem çağın sorumlu şahididir” diyor ve her kalem sahibine tarihî sorumluluğunu hatırlatıyordu:


“Yazıcı melekler nasıl her gördüklerinin birini saklamadan yazmak zorundalarsa, onları örnek almak durumunda olan kalem de, çağındaki haksızlıkları, yanlışlıkları, aşırılıkları, yıkımları, korkmadan ve çekinmeden kaydetmek zorunda ve sorumluluğundadır. Evet yazar, çağının üzerinde düşünmek ve düşündürmek zorunda ve sorumluluğundadır. Öyleyse, biz istesek de, istemesek de, eğer kalem kalemse, yazacaktır. Yazmazsa, işte asıl o zaman suçludur.”


SEZAİ KARAKOÇ

Tarihte, ilk hristiyanlara, daha doğru adlarıyla isevîlere yapılan zulümleri okuruz da şaşarız. Sırf inançları yüzünden bu adamlara çektirilenlere akıl ermez. İlk müslümanlar için de durum aynı. Lâik, dinle ilgisiz tarihçiler bile inanca karşı gösterilen bu aşırı tepkiyi yermişlerdir. İnanmış olsun olmasın her kişide, devletin, yeni din ve inanca karşı bu absürd tutumu, o çağların olanca aleyhine bir not olarak klâsik bir bilgi gibi net ve kesindir. Her okumuş kişi, elle tutulur ve gözle görülür bir tarzda ve biçimde, o günlerin yeni inancı hukuk dışı tanımasındaki sağduyu ve adalet düşüncesine aykırı davranışın akıl almaz sertliğini hemen fark eder. Fark eder, fark ederler, fark ederiz de, şöyle bir yanımıza yöremize, çağımıza aynı açıdan dönüp bir bakmayız. Etrafımızda aynı cinsten neler olup bitmekte, görmeyiz. Daha kötüsü, geçmiş zamanlar için böylesine açık ve seçik bir adalet duygusunu taşırız, vicdanımız bir merhamet sızısının sesiyle çınlar da, günümüzdeki aynı tür vak’alarla karşılaşınca, peşin hükümlerin etkisiyle gözümüzü kaparız. Bu, tarihi yeteri kadar okumamış olmamızdan mıdır, yoksa, onu, şahsiyetimizin bir parçası olacak kadar hazm etmemiş olmamızdan mı? Tarih bilgisinin sindirilmeden sadece zihinde askıda kalmasının tarihî ve sosyolojik sebepleri olsa gerektir. Tarih hayatın bir parçasıdır. Böyle benimsenmedikçe onun günümüzün inşasında yeteri kadar rolü olamaz.

Romalıların ve onların medeniyet tarzlarının bambaşka bir tarzda yerli bir benzeri olan İslâm öncesi Arap şehir dünyasının, Hz. İsa’nın getirdiğiyle İslâmın getirdiği inanç ve hayat tarzına şiddetli bir tepkide bulunmalarını bugün az çok açıklıyabiliyoruz. Bu tepki, ortadan kalkan bir medeniyetin, gelip yerini alan yeni bir medeniyete karşı son bir varoluş direnişiydi. İnsanın özü değişiyordu. Bir insan alçı gibi donup sertleşmiş kendi şahsiyetinden çıkarılarak yeni bir insan biçiminde yeniden yoğruluyordu. Ruhlardaki bu öz değişiminin önce şiddetli bir tepkiye ve acıya, sonra, başarı ile bir kere kesinleşince, büyük bir sevince dönüşeceği kuşkusuzdu. Eski dünya, tabiatın semboller gerisinde tanrılaştırıldığı, akıl ve şuur öncesi bir duygu dünyasıydı. Gelen yeni dünya ise, akıl ve şuurun da geniş çapta katıldığı bir ruh dünyası. Ruhla madde, akılla duygu, şuurla şuuraltı, benliğin özüyle çeperi arasında amansız bir savaş vardı. Hristiyanlık atılımında, yeni dünya, yâni ruh, zaferi kazandıysa da, kendi özünden de eski dünyaya büyük tavizler vermek zorunda kaldı. Böylece, onun özünde, eski dünya bir ortak gibi yaşadı. Sonra, İslâm atılımı, ruhu bu antik çağ safrasından temizledi ve ruhun zaferini tamamladı, kesinleştirdi. Demek ki, bu yeni doğumda, tepki, eski dünyanın ölmeden önceki son dayatışından başka bir şey değildi.

Şimdi, tam tarafsız bir yabancı gibi baktığımızda ne görürüz ülkemizde: bir kitap var, bunu okumak bir suç oluyor. Hele bir kaç kişi bir araya gelip okumuşsa açıl açıl zindanların kapısı! Bu nasıl kitaptır ki, okuyanları ve okumak için toplananları hakkında bine yakın dâva açılmıştır. Bu gidişle daha da açılacaktır. Dâvaların çoğu da tevkifli olarak devam etmiştir. Yüzlerce beraat kararı almış bir kitap yeniden ele alınmakta, yeniden yeniden içtihatlara konu olmaktadır.

Şu anda bile, şu, bizim mümkün mertebe sulh ve sükûn içinde geçirdiğimiz kutlu oruç ayında bile bir çok müslüman, kitap okumaktan ötürü içerdedirler. Ve daha ne kadar kalacakları belli olmamak üzere.

[Devamı var]


Sitede yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınız